Выбрать главу

“Seanchanlar,” dedi Rand. “Onları, söz verdiğim gibi, bizim tarafımıza geçmeye ikna etmeye çalışmalıyım.”

“Hatırladığım kadarıyla,” dedi Moiraine, “çalışmaya söz vermedin. Bunu gerçekleştirmeye söz verdin.”

“Ne kadar içten olursa olsun, yapmaya ‘çalışma’ vaatleri siyasi pazarlıklarda işe yaramıyor,” dedi Rand. Kolunu öne uzattı, elini kaldırdı, parmaklarını yukarı açarak çadırın kapaklarından dışarı baktı. Güneydeki toprakları kavramaya çalışırmış gibi. Onları avuçlayıp sahiplenmek, korumak istermiş gibi.

Kolundaki Ejder altın-kırmızı parladı. “Bir Ejder kaybolan anılar için.” Bilek hizasında sona eren diğer kolunu kaldırdı. “İkinci Ejder… ödemek zorunda olduğu bedel için.”

“Seanchanların önderi yine reddederse ne yapacaksın?” diye sordu Moiraine.

İmparatoriçe’nin ilk seferinde onu reddettiğini ona söylememişti Rand. Moiraine’e anlatmak gerekmiyordu. O kendi kendine keşfediyordu.

“Bilmiyorum,” dedi Rand usulca. “Eğer onlar savaşmazsa, Moiraine, kaybederiz. Ejder Barışı’na katılmazlarsa hiçbir şeyimiz yok demektir.”

“O anlaşma için çok fazla zaman harcadın,” dedi Moiraine. “Seni asıl hedefinden saptırdı. Ejder barış değil, yıkım getirir. Bir kâğıt parçasıyla bunu değiştiremezsin. ”

“Göreceğiz,” dedi Rand. “Tavsiyelerin için teşekkür ederim. Şimdi ve her zaman. Yeterince söylediğimi sanmıyorum. Sana borçluyum Moiraine.” “Eh,” dedi Moiraine. “Hâlâ bir fincan çaya ihtiyacım var.”

Rand inanmayan gözlerle ona baktı. Derken bir kahkaha attı ve ona çay getirmeye gitti.

Moiraine, Rand’ın çıkmadan önce getirdiği sıcak çay fincanını avuçladı. Ayrıldıklarından beri çok fazla diyarın hükümdarı olmuştu ve hâlâ İki Nehir’de onu ilk bulduğu zamanki kadar alçakgönüllüydü. Belki daha da fazla.

Belki bana karşı alçakgönüllü, diye düşündü. Karanlık Varlık’ı öldürebileceğini düşünüyor. Bu alçakgönüllülük işareti değildir. Rand al’Thor tuhaf bir tevazu ve gurur karışımıydı. Sonunda dengeyi tutturmuş muydu? Moiraine’in söylediklerine rağmen, Rand’ın bugünkü davranışları artık bir delikanlı değil, bir erkek olduğunu kanıtlıyordu.

“Çark dilediği gibi dokur,” diye mırıldandı Moiraine kendi kendine, çayını yudumlayarak. Başkasının değil, Rand’ın eliyle hazırlandığından, eski güzel günlerdeki kadar lezzetli ve canlıydı. Karanlık Varlık’ın gölgesi çaya hiç dokunamamıştı.

Evet, Çark dilediği gibi dokurdu. Bazen Moiraine o dokumayı anlamanın daha kolay olmasını diliyordu.

“Herkes ne yapacağını biliyor mu?” diye sordu Lan, Mandarb’ın eyerinde dönerek.

Andere başını salladı. Hükümdarlara haberi kendisi götürmüştü ve haber onlardan generallere ve kumandanlara iletilmişti. Askerlere daha birkaç dakika önce aktarılmıştı.

Aralarında Karanlıkdostları olmalıydı. Her zaman vardı. Kaç kedi getirirseniz getirin, şehirdeki sıçanları yok etmek imkansızdı. Işık izin verirse, o sıçanlar bu haberi çok geç alırlar ve Gölge’yi uyarmaya zaman bulamazlardı.

“Gidiyoruz,” dedi Lan, Mandarb’ın kaburgalarını topuklayarak. Andere taşıdığı Malkier bayrağını kaldırdı ve onun yanında at sürdü. Onlara Malkier safları katıldı. O adamların çoğunun damarlarında pek az Malkier kanı vardı ve aslında diğer uluslardan Sınırboylulardı. Yine de hadori takmayı ve Lan’in bayrağı altında at sürmeyi seçmişlerdi.

Binlerce atlı geliyordu peşinden, at nalları yumuşak toprağı sarsıyordu. Ordu için uzun ve zor bir çekilme olmuştu. Trolloclar sayıca üstündü ve Lan’in adamlarını kuşatan ciddi bir tehdit oluşturuyorlardı. Lan’in süvari ordusu hareket kabiliyetine sahipti, ama askerleri bir yere kadar zorlayabilirdiniz ve Trolloclar hızlı hareket edebiliyordu. İnsanlardan daha hızlı, özellikle de arkalarında Soluk kırbaçları varken. Neyse ki kırsaldaki yangınlar Gölge’nin ordusunu yavaşlatıyordu. O olmasa Lan’in adamları kaçamayabilirdi.

Dehşetlordlarının patlamaları başladığında Lan eyerde eğildi. Solunda Asha’man Deepe at sürüyordu. Tek bacağı eksik olduğu için atına baglanmıştı. Bir ateş topu havada çıtırdayarak Lan’e doğru uçarken, Deepe yoğunlaştı ve ellerini öne uzattı. Ateş başlarının üzerinde patladı.

Közler dumanlar saçarak yağmur gibi yağdı. Biri Mandarb’ın boynuna arptı ve Lan çelik eldivenli eliyle közü süpürdü. At fark etmemiş gibiydi.

Buradaki toprak kildi. Solmuş otlarla kaplı tepeler yükselip alçalıyordu. Kaya çıkıntıları ve yapraklarını dökmüş ağaçlardan oluşan koruluklar da vardı. Mora kıyılarını takip ediyorlardı. Irmak sayesinde Trolloclar onları batıdan kuşatamayacaklardı.

Ufukta, iki ayrı noktadan dumanlar yükseliyordu. Fal Dara ve Fal Moran. Shienar’ın en büyük iki şehri kendi halkı tarafından yakılmıştı. Çiftliklerini, meyve bahçelerini, işgalci Trolloclara bir avuç bile olsa besin sağlayacak her şeyi yakmışlardı.

Şehirleri tutmak seçenek değildi. Bu, o şehirlerin yok edilmesi gerektiği anlamına geliyordu.

Karşı saldırıya başlama zamanıydı. Lan, Trolloc ordusunun merkezine düzenledikleri saldırının başını çekti ve Trolloclar Malkierli ve Shienarlı ağır süvarilerin hamlelerine karşı mızraklarını çıkardılar. Lan kargısını indirdi ve Mandarb’ın boynuna yaslayarak hazır etti. Dizginlere dayanarak öne eğildi, dizleriyle sıkıca tutundu ve yönlendiricilerin işlerini yapacaklarını umdu. Egwene’in gönderdiği destek kuvvetle birlikte, on dört yönlendiricisi vardı.

Trollocların önünde yer yarıldı. Ön safları dağıldı.

Lan hedefini seçti. Patlamadan ürken arkadaşlarına bağırıp çağıran devasa bir yabandomuzu Trolloc. Lan yaratığı boynundan şişledi. Kargı Trolloc’u delip geçti ve Mandarb da onu kenara fırlatarak, yakında sinen bir başka canavarı ezdi. Süvariler kükreyerek tüm güçleriyle saldırdılar ve hızlarının ve ağırlıklarının onları Trollocların ortasına itmesine izin verdiler.

Yavaşladıkları zaman Lan kargıyı Andere’ye fırlattı ve Andere beceriyle yakaladı. Lan’in korumaları yetişti ve Lan kılıcını kınından çekti. Ormancı Fidanın Tepesini Uçuruyor. Rüzgardaki Elma Çiçeği. Lan eyerdeyken Trolloclar kolay avlardı. Boyları uzun olduğu için boyunları açık hedef oluyordu, omuzları ve yüzleri doğru yükseklikteydi.

Hızlı ve zalim bir işti. Deepe düşman Dehşetlordlarının saldırılarına karşı gözünü açmış, karşılık veriyordu. Andere, Lan’in yanına geldi.

Lan’in bayrağı Gölgedölleri için mıknatıs gibiydi. Kükremeye ve bağırmaya başlıyorlardı ve Lan iki Trolloc sözcüğünün kendi dillerinde tekrar tekrar söylendiğini duydu. Murdru Kar. Murdru Kar. Murdru Kar Kılıcını savurarak boşluğun içinde, serinkanlılıkla kanlarını döktü.

Malkier’i iki kez ondan almışlardı. Memleketini bir kez daha, bu sefer kendi isteğiyle terk etmesi karşısında hissettiği yenilgiyi, kayıp duygusunu asla anlayamazlardı. Ama Işık adına, Lan anlamaya yaklaşmalarını sağlayabilirdi. Kılıcını göğüslerine saplamak gösterirdi onlara.

Savaş, pek çok savaşta olduğu gibi kargaşaya dönüştü. Trolloclar çılgına döndü. Lan’in ordusu son dört gündür Trolloclarla savaşmıyordu. Sonunda geri çekilişlerini kontrol altına almış, ateşleri sayesinde çatışmalardan kaçınarak geri çekilmeye odaklanmışlardı.

Çatışmasız dört gün ve şimdi bu topyekün saldırı. Planın ilk adımı buydu.

“Dai Shan!” diye seslendi biri. Prens Kaisel. Trollocların Lan’in korumalarını yardığı yeri gösteriyordu. Bayrağı düşüyordu.