Выбрать главу

“İmkansız bir soru,” diye yanıt verdi Min. “Aptal olduğunu söylerse aptal olur. Aptal olmadığını söylerse daha fazla bilgelik aramadığını ima eder.”

“Pöf. Çok fazla kitap okuyorsun çocuğum.” Cadsuane bunu sevgiyle söylemişti. Rand’a döndü. “Ona güzel bir şey verirsin umarım.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Rand.

“İnsanlara bir şeyler veriyorsun,” dedi Cadsuane, “ölüme hazırlanarak. Yaşlıların ya da kazanamayacaklarını düşündükleri bir savaşa giden adamların sık sık yaptığı bir şeydir. Baban için bir kılıç, Andor Kraliçesi için bir ter’angreal, Lan Mandragoran için bir taç, Aiel kız ve bunun için mücevher.” Başını Min’e doğru salladı.

Rand gerildi. Bir düzeyde ne yaptığını biliyordu, ama yaptığı şeyin açıklanmasını dinlemek huzursuz ediciydi.

Min’in yüzü karardı. Kolunu sıktı.

“Benimle yürü,” dedi Cadsuane. “Yalnızca sen ve ben Lord Ejder.” Ona baktı. “İstersen.”

Min Rand’a baktı, ama Rand onun omzunu okşadı ve başını salladı. “Seninle çadırda buluşuruz.”

Min iç geçirdi, ama çekildi. Cadsuane yürümeye başlamıştı bile. Rand yetişmek için birkaç adım koşmak zorunda kaldı. Muhtemelen Cadsuane bunu görmekten keyif almıştı.

“Gecikmen yüzünden Moiraine Sedai sabırsızlanıyor,” dedi Cadsuane.

“Sen ne düşünüyorsun?”

“Onda bir parça bilgelik olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte, planının tamamen aptalca olduğunu düşünmüyorum. Ama daha fazla gecikmemen lazım.”

Rand, Shayol Ghul’e tam olarak ne zaman saldıracağını kasıtlı olarak söylememişti. Kimsenin bilmesini istemiyordu. Çevresinde kimse ne zaman saldıracağını bilmezse, o zaman Karanlık Varlık da bilemezdi.

“Yine de,” dedi Cadsuane, “gecikmen hakkında konuşmak için gelmedim. Moiraine Sedai’nin o konudaki… eğitimini iyi ele aldığını hissediyorum. Beni daha çok endişelendiren başka bir şey var.”

“Nedir o?”

“Ölmeyi bekliyor olman. Bunca şeyi başkalarına armağan ediyor olman. Yaşamak için çabalamaman.”

Rand derin bir nefes aldı. Arkasından bir grup Kız geliyordu. Küçük kamplarında, Rüzgarlar Çanağı’nın çevresinde, kafa kafaya vermiş konuşmakta olan Rüzgarbulanların yanından geçti. Kadınlar dingin yüzlerle ona ve Cadsuane’e baktılar.

“Bırak da kaderime gideyim Cadsuane,” dedi Rand. “Ölüme kucak açtım. Geldiği zaman kabulleneceğim onu.”

“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Cadsuane, “ve dünya hatırına senin canını vermeyeceğimi bir an bile düşünme.”

“Bunu en baştan açıkça ifade ettin,” dedi Rand. “O zaman neden şimdi endişeleniyorsun? Bu savaş benim sonumu getirecek. Öyle olmak zorunda.”

“Öleceğini varsaymaman gerek,” dedi Cadsuane. “Hemen hemen kaçınılmaz olsa bile, kesinlikle kaçınılmazmış gibi davranmaman gerek.”

“Elayne de aynı şeyi söyledi.”

“O zaman hayatında bir defa akıllıca bir laf etmiş. Ondan beklediğimden daha fazlası.”

Rand, Cadsuane’in onu kışkırtmasına izin vermeyi reddetti ve Cadsuane gülümsedi. Rand’ın kendini ne kadar iyi kontrol ettiğini görmek onu memnun etmişti. Bu yüzden onu sınıyordu.

Bu sınavlar hiç bitmeyecek miydi?

Hayır, diye düşündü Rand. Son sınava kadar bitmeyecek. En önemli sınava kadar.

Cadsuane patikada durdu ve Rand’ı da durdurdu. “Bana da verecek bir hediyen var mı?”

“Onları sevdiklerime veriyorum.”

Bu Cadsuane’in daha geniş gülümsemesine sebep oldu. “İlişkimiz her zaman rahat olmadı Rand al’Thor.”

“Öyle de denebilir.”

“Bununla birlikte,” diye devam etti Cadsuane onu izleyerek, “memnun olduğumu bilmeni isterim. İyi bir adam olup çıktın. ”

“O zaman dünyayı kurtarmama izin veriyor musun?”

“Evet.” Cadsuane başını kaldırıp, yukarıda kaynayan bulutlara baktı. Rand’ın varlığıyla ayrılmaya başlamışlardı. Rand varlığını saklamaya ya da bulutları yerinde durdurmaya çalışmamıştı.

“Evet,” diye yineledi Cadsuane, “izin veriyorum. Bir an önce yaparsan. O karanlık büyüyor.”

Sözlerine uyarmış gibi, yer gürledi. Bunu gittikçe daha sık yapıyordu. Kamp sarsıldı ve adamlar sendeledi.

“Terkedilmişler olacak,” dedi Rand. “İçeri girdiğim zaman. Birinin onlarla yüzleşmesi gerek. Onlara karşı direnişi Aviendha’nın yönetmesini isteyeceğim. Senin yardımından faydalanabilir.”

Cadsuane başını salladı. “Üzerime düşeni yaparım.”

“Alivia’yı getir,” dedi Rand. “Güçlü biri, ama onu diğerlerinin yanına koymaya korkuyorum. Sınırları pek iyi anlamıyor.”

Cadsuane yine başını salladı ve Rand onun gözlerindeki bakışa görünce, onun bunu zaten planlamış olduğunu tahmin etti. “Ya Kara Kule?”

Rand çenesini çıkardı. Kara Kule bir tuzaktı. Tuzak olduğunu biliyordu. Taim, Rand’ı kapıyolla kaçamayacağı bir yere çekmeye çalışıyordu.

“Yardım etmesi için Perrin’i yolladım.”

“Ya bizzat gitme kararın?”

Onlara yardım etmem lazım. Bir şekilde. Taim’in onları toplamasına izin verdim. Şimdi onları Taim’e bırakamam…

“Hâlâ emin değilsin,” dedi Cadsuane, memnuniyetsizce. “Tuzağa düşerek hem kendini hem de hepimizi riske atarsın.”

“Ben…”

“Onlar özgür.” Cadsuane döndü ve uzaklaşacak oldu. “Taim ve adamları Kara Kule’den atıldı.”

“Ne?” diye sordu Rand, onun kolunu tutarak.

“Oradaki adamların kendilerini kurtardılar,” dedi Cadsuane. “Ama duyduklarıma bakılırsa bunu yaparken epey hırpalanmışlar. Bunu pek az kişi biliyor. Kraliçe Elayne daha bir süre onları savaşta kullanamayabilir. Ayrıntıları bilmiyorum.”

“Kendilerini mi kurtarmışlar?” dedi Rand.

“Evet.”

Başardılar. Ya da Perrin başardı.

Rand sevindi, ama vicdan azabına kapıldı. Kaç kişiyi kaybetmişlerdi? Kendisi gitse onları kurtarabilir miydi? Durumlarını günler önce öğrenmişti, ama Moiraine’in bunun düşmeyi göze alamayacağı bir tuzak olduğu ısrarını gözeterek onları kendi hallerine bırakmıştı.

Ve şimdi kaçmışlardı.

“Keşke orada ne yapmayı amaçladığın konusunda senden bir yanıt alabilseydim,” dedi Cadsuane. İçini çekti, sonra başını iki yana salladı. “Sende bazı çatlaklar var Rand al’Thor, ama iş görmek zorundasın.”

Yanından ayrıldı.

“Deepe iyi bir adamdı,” dedi Antail. “Maradon’un düşüşünden canlı kurtulmuştu. Duvar patladığında oradaydı, ama yaşadı ve savaşmaya devam etti. Sonunda Dehşetlordları onu yakaladı ve bir patlamayla işi bitirdi. Deepe son anlarını onlara örgüler fırlatarak geçirdi. İyi öldü.”

Malkier askerleri şehitlerine selam vererek kadehlerini Antail’e doğru kaldırdılar. Lan de kendi kadehini kaldırdı, ama ateşin çevresindeki insan halkasının dışında kaldı. Deepe’in emirlere itaat ettiğini diliyordu. Başını iki yana sallayarak şarabı başına dikti. Gece çökmüştü, ama saldırı ihtimaline karşı Lan’in adamları sırayla uyuyordu.

Lan kadehini iki parmağı arasında çevirerek Deepe’i düşündü. Adama öfkelenemediğini fark etti. Deepe, Gölge’nin en tehlikeli yönlendiricilerinden birini öldürmek istemişti. Kendi eline böyle bir fırsat geçse tepebilecğini söyleyemezdi Lan.

Adamlar şehitlere kadeh kaldırmaya devam ettiler. Her gece tekrarladıkları bir geleneğe dönüşmüştü ve tüm Sınırboylu kamplarına yayılmıştı. Lan adamların Antail ve Narishma’ya arkadaşları gibi davranmaya başlamalarını cesaret verici buluyordu. Asha’manlar mesafeliydi, ama Deepe’in ölümü Asha’manlarla sıradan askerler arasında bir bağ kurmuştu. Artık hepsi kasabın hesabını ödüyordu. Adamlar Antail’in yasını görmüş, kadeh kaldırmak için aralarına davet etmişlerdi.