“Evet, ama neden bu kadar kuvvetle direniyorlar?” dedi Gawyn, dürbünle bakmaya devam ederek. “Bu bölge umurlarında değil. Bu tepeleri kaybettikleri açık, ama yine de vahşice savaşıyorlar. Trolloclar ilkeldir – savaşırlar ve kazanırlar ya da dağılırlar ve geri çekilirler. Ele geçirdikleri bölgeleri tutmaya çalışmazlar. Ama burada bunu yapmaya çalışıyorlar. Sanki… sanki Soluklar böyle bir bozguna rağmen iyi pozisyonda olduklarını düşünürmüş gibi.”
“Solukların neyi neden yaptığını kim bilebilir?” diye yorum yaptı Lelaine, kollarını kavuşturmuş, hâlâ açık olan kapıyoldan bakarak.
Egwene de dönüp kapıyoldan baktı. Tepe şimdi boştu; savaşın ortasında tuhaf bir biçimde boş görünüyordu. Askerleri tepelerin arasındaki küçük vadide Trolloclarla çarpışmıştı ve oradaki savaş korkunçtu. Egwene homurtular, bağırışlar ve tangırtılar duyuyordu. Geri püskürtülen bir grup asker kanlı kargılarını kaldırmışlardı ve baltalı kargılarla Trollocları yavaşlatmaya çalışıyorlardı.
Gölgedölleri büyük kayıp veriyordu. Gerçekten de tuhaftı; Bryne onların geri çekilmesini beklemişti.
“Doğru olmayan bir şeyler var,” dedi Egwene, kollarındaki tüyler diken diken olarak. Şimdilik mühürler hakkındaki endişelerini unutmuştu. Ordusu tehlikedeydi. “Aes Sedaileri topla. Ordu geri çekilsin.”
Diğer kadınlar ona delirmiş gibi baktılar. Gawyn emirleri iletmek üzere kumanda çadırına koştu. Onu sorgulamamıştı.
“Anne,” dedi Romanda, kapıyolun kapanmasına izin vererek. “Ne…”
Egwene’in savaş kampının diğer yanında, savaş meydanının karşısında bir başka şey açıldı. Egwene’in gördüğü tüm kapıyollardan daha uzun bir ışık çizgisi. Neredeyse kampın kendisi kadar genişti.
Işık çizgisi kendi çevresinde döndü ve güney Kandor’a ait olmayan bir manzaraya açıldı. Burası eğreltiotları ve sarkık ağaçlarla kaplı bir yerdi – başka her şey gibi kahverengiydiler, ama yine de yabancıydılar ve aşinalıktan uzaktılar.
Bu yabancı manzarada devasa bir ordu sessizce duruyordu. Ordunun üzerinde binlerce bayrak dalgalanıyordu ve bayraklara Egwene’in tanımadığı simgeler işlenmişti. Piyadeler bir tür kapitone zırha benzeyen, geniş kare desenli zincir zırhlarla desteklenmiş, diz boyu giysiler giymişlerdi.
Pek çok asker balta taşıyordu, ama baltaların çok tuhaf bir tasarımı vardı. Uzun, ince saplarının ucu soğan gibi yuvarlaktı ve balta başları, neredeyse kazma gibi, ince ve dardı. Kargılardan kılıçlara, tüm silahların kabzalarında akıcı, doğal desenler vardı. Pürüzsüzdüler ve genişlikleri aynı değildi, bazıları koyu kırmızı ahşaptan yapılmıştı ve kenarlarına rengarenk benekler boyanmıştı.
Egwene birkaç saniye içinde bütün bunları gördü ve bu tuhaf ordunun nereden gelmiş olabileceği hakkında zihninde veri aradı. Hiçbir şey bulamadı, ama sonra yönlendirildiğini hissetti. Saidarın parıltısı yüzlerce kadını sarmıştı ve hepsi at sırtındaydı. Üstlerinde tamamen sert siyah ipekten yapılmış tuhaf elbiseler vardı. Elbiseler belden kuşaklı değildi, omuzların çevresinde dardı ve eteklere doğru açılıp genişliyordu. Önlerinde, yakanın hemen altından uzun, rengarenk püsküller sarkıyordu.
“Güç’ü salıverin,” dedi Egwene, saidarı bırakarak. “Sizi sezmelerine izin vermeyin!” Yana doğru atıldı ve Lelaine de, kendi saidar parıltısı sönerek, peşinden geldi.
Romanda, Egwene’i duymazdan geldi ve bir küfür savurdu. Kaçmak için kapıyol örmeye başladı.
Aniden Romanda’nın durduğu yer bir düzine ayrı örgüyle harap oldu. Kadının bağıracak bile zamanı olmadı. Egwene ve diğer kadınlar kampta koşuşurken, Tek Güç örgüleri çadırları yok etti, erzakları kavurdu ve tüm mekânı ateşe verdi.
Gawyn dışarı çıkarken Egwene kumanda çadırına ulaştı. Egwene onu yakaladı ve tam da başlarının üzerinden bir ateş topu geçerken yere çekti. Ateş topu yakındaki çadırların üzerine düştü.
“Işık!” dedi Gawyn. “Bu da ne?”
“Sharalılar,” dedi Lelaine nefes nefese, yanlarına çömelirken.
“Emin misin?” diye fısıldadı Egwene.
Lelaine başını salladı. “Cairhienlilerin Aiel Savaşı’nın öncesinden kalmış pek çok anlatısı var, ama fazla bilgi vermiyorlar. Çok şey görmelerine izin verilmemiş, ama gördükleri de bu orduya çok benziyor.”
“Ordu mu?” dedi Gawyn, yana uzanıp, çadırların arasından aşırı uzun kapıyoldan geçen orduya bakarak. “Kan ve lanet küller!” diye küfretti, başını çekerek. “Binlercesi var!”
“Savaşamayacağımız kadar çok,” diye onayladı Egwene, hızla düşünerek. “Şu anda olduğu gibi Trolloclarla onlar arasında kısılmış olmasak bile. Geri çekilmemiz lazım.”
“Biraz önce birlikleri geri çekme emrini Bryne’a ilettim,” dedi Gawyn. “Ama… Egwene. Ne yapacağız? Önde Trolloclar, arkada o ordu! Işık. Aralarında eziliriz!”
Bryne hızla harekete geçecekti. Kapıyol kullanarak meydandaki kumandanlarına haberci yollardı. Ah hayır…
İçeride yönlendiren biri olduğunu hissedince Egwene, Gawyn’i yakaladı ve kumanda çadırından uzağa çekti. Lelaine bağırarak diğer yana kaçtı.
Sharalı kadınlar yönlendirmeye hemen tepki verdi. Çadırın altındaki yer yarıldı ve ezici bir güçle çadırı yok etti. Havaya bez parçaları, taşlar ve toprak kesekleri fırladı.
Egwene geri çekildi ve Gawyn onu darbe yiyerek devrilmiş, bir tekerleği parçalanmış ve odun yükü yere saçılmış bir arabaya doğru çekti. Odunlar ve çevrelerindeki toprak yanıyordu, ama onlar orada büzülerek beklediler. Sıcaklık rahatsız ediciydi, ama dayanılmaz değildi.
Egwene yere büzüldü ve dumandan yanan gözlerle Lelaine’den iz aradı. Ya da… Işık! Siuan ile Bryne, Yukiri ve pek çok kumandan o çadırın içindeydi.
Kampa ateş yağar, toprağı altüst ederken, Egwene ve Gawyn saklandı. Sharalılar hareket eden her şeye saldırıyorlardı. Kaçan pek çok hizmetkar kadın anında kavrulmuştu.
“Kaçmaya hazır ol,” dedi Gawyn. “Ateş yağmuru bittiğinde kaçıyoruz.”
Ateşler dindi gerçekten, ama aynı esnada zırhlı Sharalılar kampa daldı. Bağırıp çağırıyor, gördükleri herkese nişan alıyor, sırtlarında düzinelerce okla yere deviriyorlardı. Bunun ardından Shara birlikleri sıkı formasyonlar halinde kampa girdi. Egwene gerginlik içinde bekleyerek, kaçmak için bir yol bulmaya çalıştı.
Hiç fırsat göremiyordu. Gawyn, Egwene’i daha da geriye çekti, yanaklarına is sürdü ve kalkmamasını işaret etti, sonra Muhafız pelerinini her ikisinin üzerine sardı. Yakında yanan odunların dumanlarının da yardımıyla, belki onları görmezlerdi.
Egwene’in kalbi hızla çarpıyordu. Gawyn yüzüne bir şey bastırdı: matarasından ıslattığı bir mendil. Bir başkasını da kendi ağzına dayayarak, mendilin içinden nefes almaya başladı. Egwene onun uzattığı diğer mendili aldı, ama nefes alamadığını hissediyordu. O askerler çok yakındaydı.
Askerlerden biri arabaya doğru döndü, odun yığınına baktı, ama dumanların içinden onlara baktığında hiçbir şey görmedi Egwene sessizce Muhafız pelerini hakkında düşündü. Renk değiştirdiği için, onlar hareket etmediği sürece, onları neredeyse görünmez kılıyordu.
Neden bende de bu pelerinlerden bir tane yok? diye düşündü sinirle. Neden yalnızca Muhafızlar için yapılıyor?
Askerler hizmetkarları kamptan uzaklaştırmakla meşguldü. Kaçanları, menzili fazla uzun yaylarla öldürüyorlardı. Ağır hareket edenleri toparlayıp yere yatırıyorlardı.