Diğerleri tutsakların çevresinde toplanmıştı. Egwene nefesini tuttu. Yüz-iki yüz kişi daha yaklaşıyordu. Fazla konuşmuyorlardı; bu Sharalılar sessiz, ciddi bir halka benziyordu. Gelenlerin çoğunun giysilerinin sırtı açıktı ve dövmelerini sergiliyordu. Bunlar statü simgesi miydi?
Egwene ne kadar önemli insanlarsa, dövmelerinin o kadar karmaşık olduğunu düşünmüştü. Ama subaylar –tüylü miğferleri, kaliteli ipek ceketleri ve ortalarındaki deliklerden birbirine dikilmiş madeni paralardan oluşmuş gibi görünen altın rengi zırhları olan adamların subay olduğunu tahmin ediyordu– daha küçük deliği olan giysiler giymişti ve omuzlarının altında minik dövmeler vardı.
Dövmeler görünsün diye zırhlar da delik, diye düşündü. Herhalde derileri ortada savaşmıyorlardı. Dövme sergileme, daha resmi zamanlarda yapılan bir şeydi.
Kalabalığa en son katılanlar –öne alınmışlardı– en tuhaflarıydı. Küçük eşeklerin sırtında iki adam ve bir kadın. Üçü de güzel ipek etekler giymişlerdi ve eşekler altın ve gümüş zincirlerle kaplıydı. Başlarındaki başlıklarda canlı renklere sahip tüyler yelpaze gibi açılıyordu. Üçünün de belden yukarısı çıplaktı ve göğüslerinin çoğunu kaplayan mücevherler ve kolyeler takmışlardı. Sırtları açıktı ve enselerine gelen saçları tıraşlanmıştı. Dövmeleri yoktu.
O zaman… bir tür efendi miydiler? Yalnız, üçünün de boş, ürkek bakışları vardı. Kamburlarını çıkarmışlardı, yüzleri soluktu ve bakışları yerdeydi. Kolları inceydi, neredeyse iskelet gibi. Çok kırılgan. Bu insanlara ne yapmışlardı?
Egwene’e hiçbir şey mantıklı gelmiyordu. Kuşkusuz Sharalılar da Aieller kadar şaşırtıcı bir halktı, muhtemelen daha da fazla. Ama neden şimdi geldiler? diye düşündü Egwene. Yüzyıllarca kendilerini yalıttıktan sonra, neden şimdi işgale karar verdiler?
Bu kadar büyük bir tesadüf olamazdı. Bu insanlar Egwene’in ordusuna pusu kurmak için gelmişlerdi ve Trolloclarla birlikte çalışıyorlardı. Egwene bu düşünceye tutundu. Burada öğrenecekleri yaşamsal öneme sahip olabilirdi. Şu anda ordusuna yardımcı olamazdı –Işık izin verse de, en azından bir kısmı kaçmayı başarmış olsaydı– bu yüzden ögrenebildiğince çok şey öğrenecekti.
Gawyn onu hafifçe dürttü. Egwene ona baktı ve onun kendisi için endişelendiğini hissetti.
Şimdi mi? diye dudaklarını kıpırdattı Gawyn, ses çıkarmadan arkalarını göstererek. Belki herkesin dikkati… burada her ne oluyorsa ondayken, ikisi gizlice kaçabilirdi. Sessizce gerilemeye başladılar.
Sharalı yönlendiricilerden biri sesledi. Egwene yerinde dondu. Onu fark etmişlerdi!
Hayır. Hayır. Egwene derin bir nefes alarak, sanki göğsünü yarıp çıkmaya çalışan kalbini sakinleştirmeye çalıştı. Kadın diğerleriyle konuşuyordu. Egwene yoğun bir aksanla, “Oldu,” dediğini sandı.
İnsanlar diz çöktüler. Mücevherli üçlü başlarını daha da eğdi. Sonra, tutsakların yakınında, hava büküldü.
Egwene başka şekilde tarif edemezdi. Hava çarpıldı ve… sanki yırtılıp açıldı ve sıcak bir günde yolun üzerinde olduğu gibi kıvrıldı. Bu çarpıklıktan bir şey oluştu: parlak zırh kuşanmış uzun boylu bir adam.
Adamın miğferi yoktu, saçları siyahtı ve teni açık renkti. Hafifçe çengel biçiminde bir burnu vardı ve çok yakışıklı görünüyordu, özellikle o zırhın içinde. Zırh tamamen üst üste binmiş gümüş paralardan oluşuyormuş gibi görünüyordu. Öyle parlatılmıştı ki, ayna gibi, çevredeki insanların yüzlerini yansıtıyordu.
“İyi iş çıkardınız,” dedi adam önünde eğilenlere. “Ayağa kalkabilirsiniz.” Sesinde Shara aksam izleri vardı, ama diğerlerininki kadar yoğun değildi.
Adam elini belindeki kılıcın topuzuna koydu ve diğerlerinin ayağa kalkmasını bekledi. Arkadaki karanlıktan bir grup yönlendirici peyda oldu. Yeni gelen adama dizlerini kırarak bir tür selam verdiler. Adam çelik eldivenlerinden birini çıkardı, kayıtsızca elini uzattı ve bir efendinin köpeğini okşaması gibi, adamlardan birinin kafasını kaşıdı.
“Demek yeni inacallar bunlar,” dedi adam sorgularcasına. “Aranızda benim kim olduğumu bilen var mı?”
Tutsaklar yerlerinde büzüldü. Sharalılar kalkmıştı, ama tutsaklar yerde kalacak kadar akıllıydı. Hiçbiri konuşmadı.
“Ben de öyle düşünmüştüm,” dedi adam. “Ama insan şanının nerelere kadar yayıldığını asla bilemiyor. Kim olduğumu biliyorsanız söyleyin bana. Söyleyin, sizi serbest bırakayım.”
Kimse yanıt vermedi.
“Eh, o zaman dinleyin ve hatırlayın,” dedi adam. “Adım Bao. Wyld Bao. Ben sizin kurtarıcınızım. Hüznün derinliklerinden çıktım ve ihtişamımı kabullenmek için yükseldim. Benden alınanı arıyorum. Bunu hatırlayın.”
Tutsaklar, ne yapacaklarını bilemeyerek, daha da büzüldüler. Gawyn, Egwene’in kolunu çekiştirdi ve gerilemesini işaret etti, ama Egwene yerinden kıpırdamadı. Adamda bir şey vardı…
Adam aniden başını kaldırdı. Kadın yönlendiricilere odaklandı, sonra çevresindeki karanlığa baktı. “Siz inacallar arasında Ejder’i tanıyan var mı?” diye sordu, ama sesi dalgın gibiydi. “Konuşun. Söyleyin bana.”
“Ben onu gördüm,” dedi tutsaklardan biri. “Defalarca.”
“Onunla konuştun mu?” diye sordu Bao, tutsaklardan uzaklaşarak.
“Hayır yüce efendim,” dedi asker. “Onunla Aes Sedailer konuşuyordu. Ben değil.”
“Evet. Senin işe yaramayacağından korkmuştum zaten,” dedi Bao. “Hizmetkarlar, bizi izleyenler var. Bu kampı söylediğini kadar iyi aramamışsınız. Yakında yönlendirebilen bir kadın seziyorum.”
Egwene’in içi korkuyla doldu. Gawyn gitmek için kolunu çekti, ama şimdi kaçarlarsa kesinlikle yakalanırlardı. Işık! O…
Yıkılmış çadırların birinden ani bir ses gelince kalabalık o tarafa döndü. Bao elini kaldırdı ve Egwene karanlıkta çılgın bir çığlık duydu. Birkaç dakika sonra Leane, Hava’yla bağlanmış olarak, iri iri açılmış gözlerle uçarak Sharalı kalabalığının içinden geçti. Bao onu yakınına getirdi ve Egwene’in göremediği örgülerle bağlanmış halde orada tuttu.
Kalbi hızla çarpmaya devam etti. Leane yaşıyordu. Nasıl saklanmıştı? Işık! Egwene ne yapacaktı?
“Ah,” dedi Bao. “Şu… Aes Sedailerden biri. Sen, sen Ejder’le konuştun mu?”
Leane karşılık vermedi. Yüzünü ifadesiz tutmayı da başardı.
“Etkileyici,” dedi Bao, parmaklarını uzatıp Leane’in yüzüne dokunarak. Diğer elini kaldırdı ve yakındaki tutsaklar aniden kıvranmaya ve haykırmaya başladı. Alev aldılar ve acıyla bağırdılar. Egwene izlerken Gerçek Kaynak’a uzanmamak için kendini zor tuttu. İşkence bittiğinde ağlıyordu, ama ne zaman ağlamaya başladığını hatırlamıyordu.
Sharalılar kıpırdandılar.
“Canınızı sıkmayın,” dedi Bao onlara. “Benim için bunların bazılarını canlı yakalamanın çok zahmetli olduğunu biliyorum, ama kötü inacallar olurlardı. Inacal olacak şekilde yetiştirilmediler ve bu savaş sırasında onları eğitecek zamanımız yok. Nelere tahammül edecekleri düşünüldüğünde, onları şimdi öldürmek daha merhametli. Dahası, bu, bu… Aes Sedai amacımıza hizmet edecek.”
Leane’in sakinlik maskesi bozuldu. Egwene mesafeye rağmen onun nefretini görebiliyordu.
Bao hâlâ çenesini tutuyordu. “Güzel bir şeysin,” dedi. “Ne yazık ki güzelliğin bir anlamı yok. Benim için Lews Therin’e bir mesaj ileteceksin Aes Sedai. Kendine Yenidendoğan Ejder diyene. Ona söyle, onu öldürmeye geldim ve bunu yaparak bu dünyaya el koyacağım. En baştan benim olanı geri alacağım. Ona bunu söyle. Ona beni gördüğünü söyle ve beni ona tarif et. Beni tanıyacaktır.