Выбрать главу

“Egwene?” diye fısıldadı Gawyn.

Egwene, gözlerinde soğuk bir güçle ona baktı ve başını salladı. Işık! Gawyn takırdamasın diye dişlerini sıkmak zorunda kalırken o nasıl bu kadar sakin olabiliyordu?

Karınları üzerinde sürünerek arabanın altından geri geri çıktılar. Egwene, Sharalıların gittiği yöne baktı. Soğuk kontrol hissi bağıran Gawyn’in zihnine yayılıyordu. O adamın ismini duyduğunda olmuştu bu. İlk şok dalgasının ardından haşin bir kararlılık gelmişti. Neydi o isim? Barid bir şey mi? Gawyn bu ismi daha önce duyduğunu sanıyordu.

Egwene’i bu ölüm tuzağından çıkarmak istiyordu. Muhafız pelerinini onun omuzlarına sardı. “En iyi çıkış yolu doğu,” diye fısıldadı. “Yemekhane çadırının –ya da ondan ne kaldıysa onun– çevresinden dolanıp kamp sınırına ulaşalım. Bizim Yolculuk alanımızın yanına nöbetçi dikmişler. Onun çevresinden dolanıp kuzeye döneceğiz.”

Egwene başını salladı.

“Ben önden keşif yapayım, sen takip et,” dedi Gawyn. “Bir şey görürsem sana doğru küçük bir taş atarım. Taşın düşme sesine kulak kabart, tamam mı? Yirmiye kadar say, sonra yavaş yavaş arkamdan gel.”

“Ama…”

“O yönlendiricilerle karşılaşma ihtimalin olduğu için sen önden gidemezsin. Öne benim geçmem lazım.”

“En azından pelerini tak,” diye fısıldadı Egwene.

“Bana bir şey olmaz,” diye fısıldadı Gawyn ve sonra Egwene daha fazla itiraz edemeden uzaklaştı. Gawyn onun hissettiği siniri sezdi; bu işten sıyrıldıkları zaman iyi bir azar işiteceğini tahmin ediyordu. Eh, eğer azarlanacak kadar uzun yaşayabilirse, mutlulukla dinlerdi.

Ondan biraz uzaklaştıktan sonra Kanhançerlerinin yüzüklerinden birini parmağına geçirdi. Leilwin’in gerektiğini söylediği gibi, onu kanıyla harekete geçirmişti.

Leilwin aynı zamanda, yüzüğün onu öldürebileceğini söylemişti.

Sen aptalın tekisin Gawyn Trakand, diye düşündü, vücuduna bir karıncalanma hissi yayılırken. Daha önce ter’angreali yalnızca bir kez kullanmış olsa da, şeklinin bulanıklaştığını ve karardığım biliyordu. İnsanlar ondan yana bakacak olursa, bakışları üzerinden kayıp gidecekti. Gölgelerde daha da başarılıydı. Bu sefer o bulutların ay ya da yıldız ışıklarını perdelemiş olmasından memnundu.

Dikkatle adım atarak ilerledi. Gecenin erken saatlerinde, Egwene uyurken yüzüğü denediğinde, fener tutan nöbetçilerin birkaç adım uzağından geçmeyi başarmıştı. Bir tanesi doğrudan Gawyn’e bakmış, ama onu görmemişti. Şimdi hava daha karanlıktı ve Gawyn görünmez sayılırdı.

Ter’angreal daha hızlı hareket etmesini de sağlıyordu. Değişim azdı, ama fark edilebilirdi. Gawyn bu beceriyi bir dövüşte denemek için can atıyordu. Bu yüzüklerden birini takarken bu Sharalılardan kaçını öldürebilirdi? Bir düzine mi? İki mi?

O yönlendiricilerden biri seni kızartana kadar, dedi Gawyn kendi kendine. Kadın yönlendiricilerden birini görürse Egwene’e fırlatmak için yerden birkaç taş aldı.

Keşfe çıktığında incelediği yolu izleyerek yemekhane çadırının çevresinden dolandı. Kendine dikkatli olması gerektiğini hatırlatmak önemliydi. Önceki seferde, ter’angrealin gücü yüzünden fazla cüretli davranmıştı. Bu kadar kolay hareket edebildiğini bilmek baş döndürücü bir şeydi.

Kendine yüzükleri kullanmayacağını söylemişti, ama o savaş sırasındaydı – şan edinmek istediği dönemde. Bu farklıydı. Bu, Egwene’i korumak içindi. Bu durumda kendine bir istisna tanıyabilirdi.

Egwene yirmiye gelir gelmez karanlığa doğru yürüdü. Sessizce hareket etmek konusunda Nynaeve ve Perrin kadar iyi değildi, ama yine de bir İki Nehirliydi. Emond Meydanı’ndaki her çocuk avını ürkütmeden ormanda hareket etmeyi öğrenirdi.

Dikkatini önündeki patikaya çevirdi ve kuru yapraklardan ya da yabanotlarından kaçınmak için ayak parmaklarıyla sınadı – ayakkabılarını çıkarmıştı. Bu şekilde hareket etmek onun doğasında vardı; ne yazık ki bu, zihninin serbest olduğu anlamına geliyordu.

Sharalıların başında Terkedilmişlerden biri vardı. Adamın sözlerinden, tüm ulusun onu izlediğini tahmin ediyordu. Bu da Seanchanlar kadar kötüydü. Daha kötü. Seanchanlar Aes Sedaileri yakalamış ve kullanmıştı, ama sıradan insanları böyle bir pervasızlıkla katletmemişlerdi.

Egwene’in kaçmak için hayatta kalması gerekiyordu. Bu bilgiyi Beyaz Kule’ye götürmesi gerekiyordu. Aes Sedailer Demandred’le yüzleşecekti. Işık izin verse de, önceki savaştan yeterince Aes Sedai kaçabilmiş olsa.

Demandred neden Rand’ı çağırtmıştı? Yenidendoğan Ejder’i nerede bulabileceğini herkes biliyordu.

Egwene yemekhane çadırına ulaştı ve çevresinden dolandı. Biraz uzakta nöbetçiler gevezelik ediyordu. O Shara aksam, bu insanların hiç duyguları yokmuş gibi, tuhaf bir biçimde tekdüzeydi. Sanki… konuşmalarındaki müzik yok olmuştu. Egwene’in, normalde orada olduğunu hiç fark etmediği bir müzik.

Konuşanlar erkekti, bu yüzden muhtemelen yönlendirme yeteneğini fark etmelerinden endişelenmesi gerekmiyordu. Yine de, Demandred Leane’e karşı yapabilmişti. Belki de bunun için kullandığı bir ter’angreali vardı. Bu tür şeylerin var olduğunu biliyordu.

Yine de adamların uzağından geçti ve eskiden kendi kampı olan yerde, karanlıkta yoluna devam etti. Yıkılmış çadırların önünden geçti. İçin için yanan ateşlerin kokusu hâlâ havadaydı. Çoğu gece birliklerden gelen raporları almak için geçtiği patikayı aştı. Kudretli biriyken, bu kadar kısa sürede sıçan gibi kampta süzülen birine dönüşmek ne kadar rahatsız ediciydi. Aniden yönlendiremeyecek bir duruma düşmek çok şeyi değiştirmişti.

Yetkimi yönlendirme yeteneğimden almıyorum, dedi kendi kendine. Benim gücüm kontrol, anlayış ve özenimde. Bu kamptan kaçacağım ve savaşmaya devam edeceğim.

Bu sözleri tekrarlayarak, içine dolan güçsüzlük hissiyle mücadele etti – bunca kişinin ölmesi karşısında hissettiği çaresizlik, karanlıkta biri onu izliyormuş gibi, kürek kemiklerinin arasındaki karıncalanma. Işık, zavallı Leane.

Bir şey yakınında yere düştü. Ardından iki taş daha geldi. Anlaşılan Gawyn tek bir taşa güvenmemişti. Egwene çabucak yakındaki çadırın kalıntılarının arasına girdi. Çadırın yarısı yanmıştı ve çadır bezinin diğer yarısı direklerden sarkıyordu.

Egwene çömeldi. Birkaç santim ötesinde, yerde yarısı yanmış bir ceset yattığını fark etti o anda. Yukarıda gürleyen bulutlarda çakan bir şimşeğin ışığında, Shienarlı bir adam olduğunu gördü. Adamın gömleğinde Beyaz Kule simgesi vardı. Tek gözünü sessizce gökyüzüne kaldırmış, yatıyordu. Kafasının diğer tarafı kafatasına dek kavrulmuştu.

Egwene’in gittiği yönde bir ışık belirdi. Egwene gerginlik içinde beklerken fener taşıyan iki Sharalı yaklaştı. Konuşmuyorlardı. Dönüp rotaları üzerinde, güneye doğru yürürlerken Egwene zırhlarının sırtına, daha önce gördüğü dövme desenlerinin kazınmış olduğunu gördü. Bu işaretler oldukça gösterişliydi. Demek ki –Egwene’in tahminine göre– adamlar düşük rütbeliydi.

Sistem onu rahatsız etmişti. Bir insanın dövmesini her zaman büyütebilirdiniz, ama dövme silmenin yolunu bilmiyordu. Bir toplumda, konumunuz düştükçe dövmelerinizin karmaşıklaşmasının tek bir anlamı vardı: konumunuzu kaybedebilirdiniz, ama bir kez düştükten sonra –ya da düşük konuma doğduktan sonra– bir daha yükselemezdiniz.