Yukarıda güneş hâlâ parlıyordu, ama perdelenmişti. Katı ve karanlık bir şey önüne geçmişti.
Savaş meydanının her yerinde adamlar, karanlığa boğulurken yüzlerini gökyüzüne çevirdiler, parmaklarıyla işaret ettiler. Işık! Ürpermemek zordu.
Elayne ordudan bağırışların yükseldiğini duydu. Yazıklanmalar, endişe ve ümitsizlik feryatları. Elayne özgüvenini topladı ve atını öne çıkardı.
“Burası,” diye bildirdi, sesini Tek Güç’le yükseltip savaş meydanının her yerine yansıtarak, “kazanacağımıza söz vermem gereken yer. Burası, yeni günler göreceğimizi, dünyanın şifa bulacağını söylemem gereken yer. Bu, ışığın geri döneceğine, umudun yaşayacağına, bizim yaşamaya devam edeceğimize söz vermem gereken zaman.”
Duraksadı. Ordusunun arkasında, Cairhien şehrinin duvarlarına insanlar dizilmişti: Trolloclar orduyu yok edip şehre saldırırsa diye, duvardan aşağı fırlatmak için mutfak bıçakları ve tencerelerle silahlanmış çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar. Şehir sakinleriyle iletişim kurmaya zamanları olmamıştı; şehri küçük bir askeri güç koruyordu. Şimdi, karanlık göğü yutarken, uzak şekilleri birbirine sokuluyordu.
Bu duvarlar sahte bir güvenlik sunuyordu, düşmanları Dehşetlordları iken, pek anlamları yoktu. Elayne’in, saklanmak ve Trollocların güneyden gelen güçle birleşmesine izin vermek yerine, bu Trolloc ordusunu hızla alt etmesi gerekiyordu.
“Size güven vermem gerekiyor,” diye bağırdı Elayne askerlerine. “Ama bunu yapamam! Size dünyanın kurtulacağını, Işığın zafer kazanacağını söylemeyeceğim. Bunu söylemem sorumluluğumuzu üzerimizden atmak olur.
“Bu bizim görevimiz! Bugün kanımız dökülecek. Buraya savaşmak için geldik. Savaşmazsak dünya ölür! Işık, Gölge’ye yenik düşer. Bu boş vaatlerin günü değil. Kanımız! Kanımız içimizdeki ateştir. Bugün Gölge’yi yenmek için bize kanımız güç verecek.”
Atını çevirdi. Adamlar başlarını yukarıdaki karanlıktan ona çevirmişlerdi. Elayne, başının üzerinde, yüksekte bir ışık örerek dikkatleri üzerine çekti.
“Kanımız bizim tutkumuzdur,” diye bağırdı. “Ordularımızdan direniş lafları duyuyorum sürekli. Direnmekle yetinemeyiz! Onlara, yaptıkları karşısında hissettiğimiz öfkeyi, gazabı göstermeliyiz. Direnemeyiz. Bugün yok etmeliyiz!
“Kanımız bizim dünyamızdır. Bu mekân bizim ve ona sahip çıkıyoruz! Babalarımız ve annelerimiz için, çocuklarımız için.
“Kanımız hayatımızdır. Buraya onu vermeye geldik. Dünyanın her yerinde, başka ordular püskürtüldü. Biz geri çekilmeyeceğiz. Bizim görevimiz, kanımızı vermek, ilerlerken ölmektir. Yerimizde kalmayacağız, hayır!
“Bir daha Işık bulacaksak, onu kendimiz yapmalıyız! Ona sahip çıkmalı, Gölge’yi sürmeliyiz! Onun istediği sizi ümitsizliğe boğmak, bu savaşı daha başlamadan kazanmak. Ona bu tatmini vermeyeceğiz! Önümüzdeki ordusunu yok edeceğiz, sonra arkadakini yok edeceğiz. Ve ondan sonra, kanımızı –canımızı, ateşimizi ve tutkumuzu– savaşmaları için diğerlerine götüreceğiz. Oradan zafere ve Işık’a gideceğiz! ”
Bu savaş meydanı söylevine nasıl bir tepki beklemesi gerektiğini bilmiyordu. Tüm büyük söylevleri okumuştu, özellikle de Andor kraliçelerinin verdiklerini. Daha gençken, askerlerin alkışlayacağını ya da bağırıp çağıracağını hayal ederdi – şamatalı bir meyhanede bir âşığa verilen türden bir tepki.
Bunun yerine, adamları silahlarını kaldırarak onu selamladı. Kılıçlar çekildi, kargılar kaldırıldı ve sonra yere vuruldu. Aiellerden bazı naralar yükseldi, ama Andorlular ona ciddi gözlerle bakıyordu. Elayne onlara heyecan değil, kararlılık vermişti. Bu daha dürüst bir duyguymuş gibi geliyordu. Gökyüzündeki karanlığı görmezden geldiler ve gözlerini hedeflerine çevirdiler.
Birgitte atını yaklaştırdı. “Bu oldukça iyiydi Elayne. Ne zaman değiştirdin?”
Elayne, dün gece dikkatle hazırladığı ve Birgitte’e yarım düzine defa tekrarladığı söylevi düşünerek kızardı. Güzel bir söylev olmuştu, çağlar boyunca gelip geçmiş kraliçelere atıfta bulunuyordu.
Ama karanlık geldiğinde o söylevin her kelimesini unutmuştu. Onun yerine ağzından bu sözler dökülmüştü.
“Hadi gel,” dedi Elayne, omzunun üzerinden arkasına bakarak. Trolloc ordusu kendi ordusuna yaklaşıyordu. “Pozisyon almam lazım.”
“Pozisyon almak mı?” diye sordu Birgitte. “Kumanda çadırına dönmekten bahsediyorsun.”
“Oraya gitmiyorum,” dedi Elayne, Aygölgesi’ni döndürerek.
“Kan ve lanet küller, başka yere gitmiyorsun! Ben…”
“Birgitte,” diye terslendi Elayne. “Kumanda bende ve sen benim askerimsin. Bana itaat edeceksin.”
Birgitte tokat yemiş gibi geriledi.
“Bashere kumanda çadırında,” dedi Elayne. “Eğer bu ordunun sahip olduğu birkaç güçlü yönlendiriciden biriysem, herkes savaşırken oturmaktansa kavrulurum daha iyi. Bu savaş meydanında ben bin askere bedelim.”
“Bebekler…”
“Min o görüyü görmemiş olsa bile savaşmakta ısrar ederdim. Bu askerlerin bebekleri tehlikede değil mi sence? Çoğu o şehrin duvarlarına dizilmiş! Burada yenilirsek, onlar katledilir. Hayır, tehlikeden uzak durmaya çalışmayacağım, ve hayır, arkama yaslanıp beklemeyeceğim. Muhafızım olarak beni durdurmanın görevin olduğunu düşünüyorsan, o zaman bu bağı hemen, şu anda keserim ve seni bir başkasına gönderirim! Son Savaş’ı sandalyede oturup keçi sütü içerek geçirmeyeceğim!”
Birgitte sustu. Elayne bağda onun şokunu hissedebiliyordu. “Işık,” dedi kadın sonunda. “Seni durdurmayacağım. Ama en azından ilk ok yaylımında geri çekilmeyi kabul eder misin? Saflar zayıfladığında daha fazla faydan olur.”
Elayne, Birgitte ile korumaları önderliğinde yamaca, Aludra’nın ejderlerinin yakınına gitti. Talmanes, Aludra ve ekipleri, düzenli birliklerden daha fazla heves ve endişe içinde bekliyordu. Onlar da yorgundu, ama orman savaşları ve geri çekilme sırasında fazla rol oynamamışlardı. Bugün parlama fırsatı bulacaklardı.
Bashere’in savaş planı, Elayne’in bir parçası olduğu en karmaşık plandı. Ordunun büyük kısmı şehrin bir buçuk kilometre kuzeyine, şehir duvarlarının dışındaki Önkapı’nın yıkıntılarının ötesine yerleşmişti. Ordunun safları Alguenya’dan doğuya gidiyor, Jangai Kapısı’na giden bir yola doğru alçalan yamacı geçiyor, Havaifişekçilerin lonca evinin yıkıntılarına kadar uzanıyordu.
Piyade sıraları –çoğu Andorlu ve Cairhienliydi, ama aralarında Ghealdanlılar ve Beyazcüppeler de vardı– Elayne’in güçlerinin önünde yarım ay gibi dizilmişlerdi. Altı ejder birliği piyadelerin arkasında, tepenin zirvesinde pozisyon almışlardı.
Trolloclar bu orduyu yok etmeden şehre ulaşamazdı. Bir kanatta Estean, Birlik’in süvarilerini yönetiyordu. Diğer kanatta Mayene Kanatlı Muhafızları vardı. Süvarilerin geri kalanını yedek olarak tutuyorlardı.
Elayne sabırla bekleyerek, Trolloc ordusunun hazırlanmasını izledi. En büyük endişesi, onlar burada otururken, güneyden gelen Trollocların yetişmesi ve Elayne’e aynı anda saldırmasıydı. Neyse ki bu olmadı – görünüşe göre şehri ele geçirmeleri emredilmişti ve onlar da bunu yapmayı planlıyordu.
Bashere’in aldığı keşif raporları ikinci ordunun bir günlük yürüyüş mesafesinde olduğunu ve hızlı yürürlerse yarın varacaklarını bildiriyordu. Elayne’in kuzeyden gelen gücü yenmek için bir günü vardı.
Hadi, diye düşündü. Harekete geçin.