Trolloclar sonunda öne atılmaya başladı. Bashere ve Elayne onların her zamanki taktiklerini kullanacaklarına güveniyordu: ezici bir Trolloc sayısı ve kaba kuvvet. Sahiden de, Trolloclar bugün de büyük bir kitle halinde saldırıya geçtiler. Hedefleri savunma gücünü ezmek ve saflarını bozmaktı.
Elayne’in birlikleri, sonra ne geleceğini bilerek, yerlerinde kalmayı başardı. Ejderler gümbürdemeye başladı, aynı anda düşen sayısız çekiç gibi indiler. Elayne şimdi onlardan yüz adım uzaktaydı ve yine de kulaklarını tıkama dürtüsü hissediyordu. Ejderler ateşlenirken gökyüzü büyük beyaz duman bulutlarıyla dolmaya başladı.
İlk atışlar kısa kaldı, ama Aludra ve adamları bunları menzili ayarlamak için kullandılar. Ardından yumurtalar Trollocların arasına düşerek saflarını dağıttı, yaratıkları havaya fırlattı. Binlerce Trolloc parçası kızarmış toprağa düştü. Elayne ilk defa bu silahtan korktu.
Işık, Birgitte baştan beri haklıydı, diye düşündü, ejderlerle silahlanmış olarak müstahkem bir mevkiye saldırmayı hayal ederek. Normalde, savaşta bir insan en azından bir şeye güvenebilirdi: becerisini düşmanına karşı sınayacağına. Kılıca karşı kılıç. Trolloclar yeterince kötüydü. İnsanların bu tür bir güçle yüzleşmek zorunda kalması nasıl olurdu?
Bunun olmayacağından emin olacağız, dedi kendi kendine. Rand o barış anlaşmasını herkese dayatmakta haklıydı.
Ejderciler iyi eğitilmişti ve yeniden doldurma hızları etkileyiciydi. Trolloclar ön saflarla çarpışana kadar her biri üç atış yapmıştı. Elayne ok değiş tokuşunu izlememişti –ejderlere fazla odaklanmıştı– ama kendi saflarının bazılarına kara tüylü oklarla saldırıldığını ve adamlarının düşmüş, kanlar içinde yattığını gördü.
Trolloclar arbaletçi ve kargılı askerlerinin ön saflarıyla çarpışmıştı ve Elayne’in askerleri geri çekilerek baltalı kargılara yer açmaktaydı. Kimse, elinden geldiği sürece, Trolloclara karşı kılıç ve gürz kullanmıyordu, en azından yaya olarak değil.
“Gidelim,” dedi Elayne, Aygölgesi’ni öne çıkararak.
Birgitte takip etti. Elayne ondaki gönülsüz teslimiyeti hissedebiliyordu. Yedek birliklerin arasından geçerek tepeden indiler ve savaşa girdiler.
Rodel Ituralde, emrinde yeterince kaynak olmasının nasıl bir his olduğunu unutmuştu neredeyse.
Piyade ve okçularla dolu alaylara kumanda etmeyeli zaman olmuştu. Bu sefer adamları yan aç değildi ve gece çöktüğünde askerlerini ve araçlarını onarmak üzere Şifacılar, okçular ve iyi demirciler hazır bekliyordu. Ne kadar sıradışı olursa olsun bir şey istemek ve onu bir saat içinde önünde bulmak ne harikaydı!
Yine de kaybedecekti. Sayısız düşman ordusuyla, düzinelerce Dehşet– lorduyla ve hatta birkaç Terkedilmişle karşılaşmıştı. Ordusunu bu çıkmaz vadiye getirmiş, Karanlık Varlık’ın diyarlarının mücevherini ele geçirmişti – onun özel sığınağını, kara dağı. Ve güneşin kendisi sönmüştü, ama Aes Sedailer bu durumun geçici olduğunu söylüyordu.
Ituralde piposunu çekiştirerek atını vadinin kuzey ucundaki bir sırtta sürdü. Evet, kaybedecekti. Ama elinde bu kaynaklar varken, tarz sahibi bir şekilde kaybedebilirdi.
Sırtı takip ederek Thakan’dar geçidinin üzerinde bir noktaya ulaştı. Lanetli toprakların yüreğinin derinliklerindeki vadi doğu-batı yönünde uzanıyordu; Shayol Ghul batıda, geçit doğudaydı. Bu yüksek noktaya ancak saatler süren bir tırmanışla ulaşılabiliyordu – ya da bir kapıyoldan adım atarak. Kullanışlı bir araç. Savunma güçlerini izlemek için kusursuz bir yerdi.
Shayol Ghul geçidi geniş bir kanyona benziyordu; doğu tarafındaki yamaç, kapıyol kullanılmadığı sürece, kesinlikle ulaşılmazdı. Kapıyol kullanarak tepeye ulaşabilir, kanyona tepeden bakabilirdi. Kanyon ancak elli adamın omuz omuza yürüyebileceği kadar genişti. Kusursuz bir kıskaç. Okçularını buraya yerleştirebilir, geçide girenleri ok yağmuruna tutabilirdi.
Sonunda güneş, eriyik bir çelik damlası gibi, yukarıdaki karanlığın arkasından çıktı. Demek ki Aes Sedailer haklıydı. Yine de o çalkantılı fırtına bulutları, tüm gökyüzünü yutmaya niyetliymiş gibi, döne döne geri geldiler.
Shayol Ghul Lanetli Topraklar’da olduğundan hava o kadar soğuktu ki, Ituralde yünlü bir kış pelerinine sarınmıştı ve nefesi önünde beyaz bulutlar oluşturuyordu. Vadinin üzerinde bir sis asılıydı, ama demirhanelerin çalıştığı zamana göre daha seyrekti.
Kanyon ağzından ayrıldı ve onunla gelen insanların yanma döndü. Rüzgarbulanlar ve yüksek rütbeli Deniz Halkı, kuzeye gelmeden önce satın aldıkları –sıkı pazarlıklarla elbette– uzun paltoların içinde duruyorlardı. Paltoların altından rengarenk kumaşlar görünüyordu. Bu ve yüzlerindeki süsler, donuk kahverengi paltolarla tuhaf bir zıtlık oluşturuyordu.
Ituralde Domanlıydı. Deniz Halkı’yla pazarlık yapmışlıgı vardı. Savaşta da pazarlık yaparkenki kadar sıkıysalar, yanında oldukları için memnundu. Buraya, bu sırta gelip aşağıdaki vadiyi ve geçidi incelemekte ısrar etmişlerdi.
Öndeki kadın, Gemiler Hanımı Zaida din Parede Karakanat’tı. Kısa boylu, çok esmer derili bir kadındı ve kısa siyah saçlarında gri tutamlar vardı. “Rüzgarbulanlar sana haber yolladı Rodel Ituralde,” dedi. “Saldırı başladı.”
“Saldırı mı?”
“Boralar Getiren,” dedi Zaida, karanlık bulutların gürleyip çalkalandığı gökyüzüne bakarak. “Fırtınaların Babası. Sinirinin gücüyle seni yok edebilir.”
“Senin halkın bunu idare edebilir, değil mi?”
“Rüzgarbulanlar, Rüzgarlar Çanağı’nın gücüyle onunla yüzleşiyor zaten,” dedi Zaida. “Öyle olmasaydı, bizi çoktan fırtınalarıyla yok etmiş olurdu.”
Kadın ve yoldaşları gökyüzünü izlemeye devam ediyordu. Ituralde’nin yanında, Rüzgarbulanlar hariç, yalnızca yüz kadar Deniz Halklı vardı. Kalanların çoğu levazım ekiplerinde çalışıyor, dört cepheye ok, yiyecek ve başka ekipman dağıtıyordu. Özellikle buharlı arabalarla ilgileniyorlardı, ama Ituralde arabaların neden onların ilgisini bu kadar çektiğini anlayamı– yordu. Araçlar iyi atlarla boy ölçüşemezdi. “Karanlık Varlık’ın kendisiyle, rüzgar rüzgar yüzleşmek,” dedi Zaida. “Bugünün şarkılarını söyleyeceğiz.” Ituralde’ye döndü. “Coramoor’u korumalısın,” dedi sertçe, onu paylarmış gibi.
“Üzerime düşeni yaparım,” dedi Ituralde, yoluna devam ederek. “Sen de kendi üzerine düşeni yap.”
“Bu pazarlık uzun zaman önce mühürlendi Rodel Ituralde,” diye seslendi Zaida arkasından.
Ituralde başını salladı ve sırt boyunca ilerlemeye devam etti. Nöbet yerlerine konuşlanmış adamlar o geçerken selam verdiler. Eh, en azından Aiel olmayanlar. Burada, yaylarını kullanabilecekleri yerde pek çok Aiel vardı. Ituralde Tearlıların çoğunu aşağıya, kargılarının ve baltalı sırıklarının daha çok işe yarayacağı yere yerleştirmişti. Shayol Ghul yolunu onlar tutacaktı.
Uzakta bir Aiel borusu çalındı; keşif gruplarından birinin işareti. Trolloclar geçide girmişti. Zamanı gelmişti.
Sırtta dörtnala vadiye doğru gitti, diğer kumandanlar ve Kral Alsalam da peşinden geldi. Ana gözlem noktasını kurduğu yere geldiğinde dürbününü çıkardı. Buradan geçidin kilometrelerce içini görebiliyordu.
Orada gölgeler hareket ediyordu. Birkaç dakika sonra, çılgına dönmüş, koşturan Trolloc sürülerini seçebildi. Bir anlığına Maradon’a, adamlarının –iyi adamların– teker teker düştüğü savaşa döndü. Tepe kalelerinde ezilmişler, şehrin sokaklarında katledilmişlerdi. Duvardaki patlamayı hatırladı.
Çaresiz eylemler birbirini izlemişti. Onu paramparça eden kurtları sopalayan bir adam gibi çığlıklar atarak, nihai karanlığa giderken en azından bir tanesini yanında götürme umuduyla, elinden geldiğinde çok canavar öldürmüştü.