Nynaeve’e yaklaştı. “Nynaeve? Beni duyabiliyor musun?”
Nynaeve gözlerini kırpıştırdı ve başını çevirdi. Evet, onu duyabiliyordu! Ama onu göremiyor gibiydi. Canını kurtarmak için tutunurcasına, yerdeki taş dişlerden birine yapıştı ve şaşkın şaşkın çevresine bakındı.
“Nynaeve!” diye bağırdı Perrin.
“Perrin?” diye fısıldadı Nynaeve, çevresine bakınarak. “Neredesin?”
“Bir şey yapacağım Nynaeve,” dedi Perrin. “Bu mekâna kapıyol açılmasını imkansız kılacağım. Eğer bu bölgeye gelip gidebilmek istiyorsanız, kapıyolunuzu mağaranın önüne açmanız gerekecek. Tamam mı?”
Nynaeve onu bulmak için çevresine bakınmaya devam ederek başını salladı. Görünüşe göre, gerçek dünya kurt düşüne yansıyordu, ama tersi olmuyordu. Perrin düşçubuğunu yere sapladı, sonra Lanfear’ın gösterdiği gibi çalıştırarak, mağaranın çevresinde mor bir kabarcık yarattı. Sonra tünelde geri gitti, mor cam duvardan çıktı ve Gaul ile kurtlara katıldı.
“Işık,” dedi Gaul. “Seni aramaya gelecektim. Neden bu kadar uzun sürdü?”
“Ne kadar uzun?” diye sordu Perrin.
“En az iki saattir yoksun.”
Perrin başını iki yana salladı. “Delik zaman duygumuzla oynuyor. Eh, en azından düşçubuğu buradayken, Katil Rand’a ulaşmaktan güçlük çeker.”
Katil düşçubuğunu ona karşı kullandıktan sonra, ter’angreali bu sefer adama karşı kullanmak tatmin ediciydi. Perrin koruyucu kabarcığı mağaranın içine sığacak ve Rand’ı, Delik’i ve içindekileri kapsayacak şekilde yapmıştı. Mağaranın ağzı hariç, kabarcığın sınırlarının kayaya denk geldiği anlamına geliyordu bu.
Katil mağaranın ortasında belirip saldıramayacaktı. Mağara ağzından girmesi gerekecekti. Ya bunu yapacak ya da kayayı delmenin bir yolunu bulacaktı ki Perrin bunun burada, kurt düşünde mümkün olduğunu düşünüyordu. Yine de onu yavaşlatırdı ve Rand’ın ihtiyaç duyduğu şey de buydu.
“Burayı korumanızı istiyorum,” dedi Perrin, orada toplanmış kurtlara. Kurtların çoğu hâlâ yaralarını yalıyordu. “Gölgekatili içeride savaşıyor. Bu dünyanın bildiği en tehlikeli avı avlıyor. Katil’in ona ulaşmasına izin vermemeliyiz.”
Burayı koruyacağız Genç Boğa, dedi biri. Diğerleri de toplanıyor. Bizim önümüzden geçemeyecek.
“Bunu yapabilir misiniz?” Sınırboyları’na yayılmış, mesajları hızla aktaran kurtlar imgesini gönderdi Perrin. Bölgede dolaşan binlerce kurt vardı.
Perrin gönderdiği mesajla gurur duyuyordu. Sözcüklerle ya da imgelerle değil, içine kokular ve içgüdüler karışmış bir kavram olarak göndermişti. Kurtlar mesajdaki gibi yayılırsa, Katil geri dönerse, bu ağı kullanarak anında Perrin’e haber yollayabilirlerdi.
Yapabiliriz, dedi kurtlar.
Perrin başını salladı, sonra Gaul’a el etti.
“Burada kalmayacak mıyız?” diye sordu Gaul.
“Çok şey oluyor,” dedi Perrin. “Zaman burada çok ağır akıyor. Biz buradayken savaşın geçip gitmesini istemiyorum.”
Dahası, Graendal’ın ne yaptığı meselesi vardı hâlâ.
26
HESABA KATILMASI GEREKENLER
“O Seanchanların yanında savaşmaktan hoşlanmıyorum,” dedi Gawyn usulca, gelip Egwene’in yanında dikilerek.
Egwene de hoşlanmıyordu ve içindeki bu duyguyu Gawyn’in de sezebildiğini biliyordu. Ne diyebilirdi? Seanchanları geri çeviremezdi. Gölge bayrağı altında savaşması için Sharalıları getirmişti. Bu yüzden Egwene elindeki kaynakları kullanmak zorundaydı. Ne olursa.
Çayırdan geçerek Arafel’in iki kilometre kadar doğusundaki buluşma yerine giderken boynu kaşındı. Bryne güçlerinin büyük kısmını geçide yerleştirmişti bile. Geçidin hemen güneyindeki tepelerin üzerinde Aes Sedailer görebiliyordu. Hemen aşağılarına, yamaçlara, okçular ve kargılı askerler konuşlanmıştı. Birlikler dinlenmişti. Egwene’in güçlerinin geri çekilerek geçirdiği günler, düşmanın onları çatışmaya çekme çabalarına rağmen, savaşın yorgunluğunu bir parça atmalarını sağlamıştı.
Egwene’in başarısı Seanchanların savaşa katılmasına ve Shara yönlendiricilerine karşı koymalarına bağlıydı. Midesi burkuldu. Bir seferinde, Caemlyn’de acımasız adamların aç köpekleri bir çukurda dövüştürdüklerini ve hangisinin kazanacağına dair kumar oynadıklarını duymuştu. Bu da aynı şeydi. Seanchan damaneleri özgür kadınlar değillerdi. Savaşmayı kendileri seçmiyordu. Sharalı erkek yönlendiriciler hakkında gördüklerine bakılırsa, onlar da hayvandan çok farklı değillerdi.
Egwene, Seanchanlarla işbirliği yapmak yerine, aldığı her nefeste onlarla savaşmalıydı. Toplanmış Seanchanlara yaklaşırken içgüdüleri isyan ediyordu. Bu görüşmeyi Seanchanların önderi istemişti. Işık izin verse de çabucak olup bitse.
Egwene bu Fortuona denen kadın hakkında raporlar almıştı, bu yüzden ne beklemesi gerektiğini biliyordu. Ufak tefek Seanchan imparatoriçesi küçük bir platformun üzerinde durmuş, savaş hazırlıklarını izliyordu. Üzerinde ışıltılı bir elbise vardı ve elbisenin saçmalık ölçüsünde uzun eteği arkasında uzanıyordu. Eteği, dehşet verici şekilde açık saçık giysiler giyen da’covalelerden sekizi taşıyordu. Kan’ın muhtelif üyeleri gruplar halinde, dikkatli pozlar takınarak bekliyorlardı. Hemen hemen siyah zırhlar içindeki Ölümnöbetçileri, İmparatoriçe’nin çevresine kaya parçaları gibi dizilmişti.
Egwene, kendi askerlerinin ve Kule Salonu’nun büyük kısmının korumasında yaklaştı. Fortuona ilk önce Egwene’in onu kampında ziyaret etmesi için ısrarcı olmuştu. Egwene reddetmişti elbette. Bir anlaşmaya varmak saatler almıştı. İkisi de Arafel’deki bu mekâna gelecekti ve ikisi de oturmak yerine ayakta duracaktı, böylece hiçbiri diğerine tepeden bakmayacaktı. Yine de Egwene kadını burada beklerken bulunca sinirlenmişti. Bu toplantının zamanını, ikisinin aynı anda geleceği şekilde ayarlamak istemişti.
Fortuona savaş hazırlıklarından döndü ve Egwene’e baktı. Siuan’ın aldığı raporların çoğu yanlış gibiydi. Evet, Fortuona çocuğa benziyordu biraz, ince yapılıydı ve narin yüz hatlarına sahipti. Ama benzerlik önemsizdi. Hiçbir çocuğun bu kadar keskin, bu kadar hesapçı bakışları olmazdı. Egwene beklentilerini değiştirdi. Fortuona’yı şımarık bir genç, el üstünde tutulduğu bir hayatın ürünü olarak hayal etmişti.
“Seninle şahsen, kendi sesimle konuşmanın uygun olup olmayacağını düşündüm,” dedi Fortuona.
Yakında, Seanchan Kan’ından pek çok kişi –boyalı tırnaklarından ve kısmen tıraşlanmış kafalarından belli oluyordu– inledi. Egwene onları duymazdan geldi. Yanlarında pek çok sul’dam ve damane çifti duruyordu. O çiftlerin dikkatini dağıtmasına izin verirse, öfkesine kapılabilirdi.
“Ben de senin gibi, böylesine korkunç katliamlar yapmış biriyle konuşmamın uygun olup olmayacağını düşündüm,” dedi Egwene.
“Seninle konuşmaya karar verdim,” diye devam etti Fortuona, Egwene’in yorumunu duymazdan gelerek. “Şimdilik seni bir marath’damane olarak değil, bu diyarların halkı arasında bir kraliçe olarak görmemin daha iyi olacağını düşünüyorum.”
“Hayır,” dedi Egwene. “Beni neysem o olarak göreceksin kadın. Bunu talep ediyorum.”
Fortuona dudaklarını büzdü. “Pekala,” dedi sonunda. “Daha önce de damanelerle konuştum. Hobi olarak damane eğitiyorum. Seni bu şekilde görmek protokol ihlali sayılmaz, çünkü İmparatoriçe evcil köpekleriyle konuşabilir.”
“O zaman ben de seninle doğrudan konuşacağım,” dedi Egwene, yüzünü ifadesiz tutarak. “Çünkü Amyrlin pek çok mahkemede yargıçlık yapar. Onları mahkum edebilmek için katillerle, tecavüzcülerle konuşabilmelidir. Onların yanında rahat ederdin sanırım, ama seni mide bulandırıcı bulacaklarından kuşkulanıyorum.”