Выбрать главу

Bir eliyle mermer çıkıntıya tutunurken, diğeriyle başındaki şapkasını tutuyordu. Ashandareisini sırtına bağlamıştı. Bohçasını aşağıdaki bahçelerde bir yere saklamıştı. Ter içindeki yanaklarını süpüren gece havası serindi.

Yukarıda, iki Ölümnöbetçisi tangırdayarak balkonda yürüyordu. Kan ve lanet küller. Bu adamlar zırhlarını hiç çıkarmazlar mıydı? Böceğe benziyorlardı. Onları birbirinden ayırt edemiyordu. Balkon, aşağıdan bakınca içeridekiler görünmesin diye, demirden bir kafesle çevrilmişti, ama Mat kafesin arkasında dolaşan nöbetçileri görebilecek kadar yakındaydı.

Işık, orada ne kadar da çok oyalanıyorlardı. Mat’in kolu ağrımaya başlamıştı. İki adam kendi aralarında mırıldanıyorlardı. Belki de oturup birer çay içeceklerdi. Bir kitap çıkarıp gecenin geç saatlerine kadar okuyacaklardı. Tuon’un gerçekten de bu ikisini kovması gerekirdi. Neden balkonda aylak aylak durup sohbet ediyorlardı ki? Burada suikastçılar olabilirdi!

Işık’a şükür, adamlar sonunda uzaklaştılar. Mat kendini yukarı çekmeden önce ona kadar saymaya çalıştı, ama ancak yediye gelebildi. Çengeli takılmamış kanatlardan birini itip açtı ve balkon korkuluklarından içeri tırmandı.

Kolları ağrıyan Mat sessizce nefes verdi Bu saray –o iki nöbetçi sayılmazsa– Tear Taşı kadar aşılmaz değildi ve Mat oraya girmeyi başarmıştı. Burada bir avantajı daha vardı elbette: Bu sarayda yaşamış, buraya serbestçe girip çıkmıştı. Genellikle. Boynunu kaşıdı ve boynuna taktığı eşarbı çekiştirdi. Bir an için, zincir hissi veren bir kurdele gibi gelmişti.

Mat’in babasının bir deyişi vardı: Atını ne yöne süreceğini bil. Abell Cauthon kadar dürüst insan yoktu ve bunu herkes bilirdi, ama bazılarına –Taren Salı’ndakiler gibilerine– tükürükleri yere düşene kadar ancak güvenebilirdiniz. At ticareti yaparken Abell her zaman, atını sürmeye hazır ol ve daima ne yöne gideceğini bil, derdi.

Bu sarayda yaşadığı iki ay boyunca Mat bütün çıkışları öğrenmişti – her aralığı, her geçidi, her gevşek pencereyi. Normalde sıkı sıkı kilitlenen balkon kanatlarının hangilerinin kolaylıkla açıldığını. Gizlice dışarı çıkabiliyorsanız, gizlice içeri girebilirdiniz de. Bir an balkonda dinlendi, ama balkonun açıldığı odaya girmedi. Konukların misafir edildiği üçüncü kattaydı. Bu kata gizlice girmeyi başarmış olabilirdi, ama bir binanın karnı her zaman derisinden daha iyi korunurdu. Yukarıya dışarıdan çıkmak en iyisiydi.

Bunu yapmak, aşağı bakmamak için epey çabalamayı gerektiriyordu. Neyse ki binanın duvarına tırmanmak zor değildi. Taşların ve tahtaların arasında bol bol tutunacak yer vardı. Mat bir seferinde Tylin’i bu konuda azarladığını hatırlıyordu.

Kafesin dışına tırmanır, kendini yukarı çeker, dördüncü kata tırmanmaya başlarken Mat’in alnında ter, bir karınca tepesinden inen karıncalar gibi aktı. Zaman zaman ashandarei bacaklarının arkasına çarpıyordu. Rüzgardaki deniz kokusunu alabiliyordu. Yüksekte her şey her zaman daha iyi kokardı. Belki de kafalar ayaklardan daha iyi koktuğu içindi.

Amma da aptalca bir düşünce, dedi Mat kendi kendine. Yükseklik hakkında düşünmekten iyiydi. Kendini bir taşın üzerine çekti, aşağıda kalan ayağı kaydı ve Mat sarsıldı. Hızla nefes alıp verdi, sonra tırmanmaya devam etti.

İşte. Yukarıda Tylin’in balkonunu görebiliyordu. Tylin’in dairesinde bir sürü balkon vardı elbette. Oturma odasının değil, yatak odasının balkonuna yöneldi. Diğeri Mol Hara Meydanı’na bakıyordu ve o balkona tırmanırken, beyaz pudinge konmuş sinek kadar kolay görülürdü.

Başını kaldırıp arabesk desenli demir kafese baktı. Oraya tırmanıp tırmanamayacağını her zaman merak etmişti. Oradan çıkıp aşağı inmeyi kesinlikle düşünmüştü.

Eh, bir daha böyle bir şey deneme aptallığına düşmeyecekti, orası kesindi. Sırf bu seferliğine ve o da istemeye istemeye. Matrim Cauthon kendi kellesini korumayı bilirdi. Şansı olsa da olmasa da, aptalca risklere girerek yaşamamıştı bu yaşa kadar. Tuon ordularının kumandanının onu öldürmeye çalıştığı bir şehirde yaşamak istiyorsa bu onun bileceği işti.

Mat kendi kendine başını salladı. Yukarı tırmanacak, Tuon’a şehri terk etmesi gerektiğini ve bu General Galgan denen adamın ona ihanet ettiğini çok mantıklı bir şekilde açıklayacaktı. Sonra çıkıp gider, kendine bir yerde bir zar oyunu bulurdu. Bu yüzden şehre gelmişti zaten. Rand kuzeyde, bütün Trollocların olduğu yerdeyse, o zaman Mat adamdan olabildiğince uzak olmak istiyordu. Rand için üzülüyordu, ama kafası çalışan herkes tek seçeneğin Mat’in seçtiği seçenek olduğunu görürdü. Renkler dönmeye başladı, ama Mat duyguyu bastırdı.

Mantıklı. Mat çok mantıklı olabilirdi.

Terleyerek, küfrederek, elleri ağrıyarak, kendini dördüncü kat balkonuna çekti. Burada, Mat sarayda yaşarken de olduğu gibi, kafes kanatlarından birinin çengeli gevşekti. Küçük bir tel kanca marifetiyle içeri girdi. Kapalı balkona indi, ashandareisini indirdi, sonra sırtüstü uzandı ve Andor’dan Tear’a kadar koşarak gelmiş gibi solumasının dinmesini bekledi.

Birkaç dakika geçince ayağa kalktı, sonra açık kanattan, dört kat aşağıya baktı. Tırmanışıyla gurur duyuyordu.

Ashandareisini aldı ve balkon kapısına gitti. Tuon buraya, Tylin’in dairesine taşınmış olmalıydı kuşkusuz. Saraydaki en iyi daire buydu. Mat kapıyı araladı. Yalnızca içeriye bir göz atacak ve…

Önündeki gölgelerden bir şey fırladı ve tam başının üzerinde, kapıya saplandı.

Mat kendini yere bıraktı, yuvarlandı, bir eliyle bıçağını çekti ve diğeriyle ashandareiyi kaldırdı. Ahşaba saplanmış arbalet okunun gücüyle kapı gıcırdadı.

Bir an sonra Selucia dışarı baktı. Başının sağ yanı tıraşlanmıştı ve diğer yanı bir örtüyle örtülmüştü. Derisi krema rengindeydi, ama onu yumuşak bulan bir adam kısa zamanda hatasını anlardı. Selucia zımparaya bile sert olmak konusunda bir-iki şey öğretebilirdi.

Kadın küçük bir arbaleti Mat’e doğrulttu ve Mat gülümsedi. “Biliyordum!” diye nida etti. “Sen bir kişisel korumasın. Hep öyleydin.”

Selucia kaşlarını çattı. “Burada ne işin var seni aptal?”

“Ah, yalnızca küçük bir gezintiye çıkmıştım,” dedi Mat, yerden kalkıp hançerini kınına kaldırarak. “Gece havasının insana iyi geldiği söylenir. Denizden esen rüzgar. O gibi şeyler.”

“Buraya kadar tırmandın mı?” diye sordu Selucia, bir halat ya da merdiven ararmış gibi balkondan aşağı bakarak.

“Ne? Sen normalde tırmanarak çıkmaz mısın? Kollar için çok iyidir. Kavrayışı geliştirir.”

Selucia ters ters baktı ve Mat kendini sırıtırken buldu. Selucia suikastçılara karşı tetikteyse, muhtemelen Tuon iyiydi. Ona doğrultulmuş arbalete doğru başını salladı. “Sen şimdi beni…”

Selucia duraksadı, sonra içini çekti ve arbaleti indirdi.

“Teşekkürler,” dedi Mat. “O şeyle insanın gözünü çıkarabilirsin. Normalde aldırmazdım, ama bugünlerde boşa harcanacak gözüm yok.”

“Ne yaptın?” diye sordu Selucia kuru kuru. “Gidip bir ayıyla mı zar attın?”

“Selucia!” dedi Mat, kadının yanından geçip odaya girerek. “Bu neredeyse şaka sayılırdı. Birazcık daha çabayla sende mizah anlayışı bile geliştirebiliriz. Bu o kadar beklenmedik bir şey olurdu ki, seni bir sirke koyup, görmek isteyen insanlardan para toplayabilirdik. ‘Gelin, muhteşem güleç so’jhin’i görün. Bu gece, yalnızca iki metelik…’”