“Gözün üzerine bahse girdin, değil mi?”
Mat kapıyı iterken sendeledi. Güldü. Işık! Tuhaf bir şekilde, bu gerçeğe fazla yakındı. “Çok tatlısın.”
Başkasına nasıl görünürse görünsün, kazandığım bir bahis, diye düşündü. Matrim Cauthon, ortada dünyanın kaderi varken zar atmış tek adamdı. Bir dahaki sefere onun yerine budala kahramanın tekini bulabilirlerdi elbette. Rand ya da Perrin gibi birini. O ikisi öyle çok kahramanlıkla doluydu ki, ağızlarından taşıp çenelerine akıyordu. Mat kaf asının içinde oluşmaya çalışan imgeleri bastırdı. Işık! O ikisini düşünmeyi bırakması gerekiyordu.
“O nerede?” diye sordu Mat, yatak odasında çevresine bakınarak. Yatağın çarşafları dağınıktı –o yatak başına pembe kurdeleler bağlanmış olmasını beklemiyordu gerçekten– ama Tuon görünürlerde yoktu.
“Dışarı,” dedi Selucia.
“Dışarı mı? Saat gecenin bir yarısı!”
“Evet. Yalnızca suikastçıların ziyarete geldiği bir zaman. İyi nişan alamadığım için şanslısın Matrim Cauthon.”
“Sen onu boş ver,” dedi Mat. “Sen onun korumasısın.”
“Ne demek istediğini anlamıyorum,” dedi Selucia, küçük arbaleti cüppesinin içinde bir yerde kaybederek. “Ben İmparatoriçe’nin so’jhin’iyim, sonsuza dek yaşasın. Ben onun Sesi ve Gerçeksöyleyeniyim.”
“Harika,” dedi Mat, yatağa bakarak. “Onun yerine yem görevi görüyorsun, değil mi? Onun yatağında yatıyorsun? Suikastçıların içeri girmesi ihtimaline karşı arbaletin hazır halde?”
Selucia yanıt vermedi.
“Ee, o nerede?” diye sordu Mat. “Kanlı küller, kadın! Bu iş ciddi. General Galgan’ın kendisi onu öldürmek için adamlar tutmuş!”
“Bu mu?” diye sordu Selucia. “Bu konuda mı endişeleniyorsun?”
“Evet öyle, bu konuda endişeleniyorum.”
“Galgan için endişelenmeye değmez,” dedi Selucia. “Mevcut istikrar çabamızı tehlikeye atmayacak kadar iyi bir askerdir. Senin Krisa hakkında endişelenmen gerek. Seanchan’dan üç suikastçı getirdi.” Selucia balkon kapısına baktı. Mat ilk defa yerdeki, kan olabilecek lekeyi fark etti. “Şimdiye dek iki tanesini yakaladım. Yazık. Senin üçüncüsü olduğunu düşünmüştüm.” Her tür mantığa rağmen, bir şekilde o suikastçının Mat olabileceğini düşünürmüş gibi süzdü onu.
“Sen lanet olası delinin tekisin,” dedi Mat, şapkasını çekiştirip, ashandareiyi alarak. “Ben Tuon’a gidiyorum.”
“Artık adı bu değil, sonsuza dek yaşasın. O Fortuona olarak biliniyor; ama ona bu iki isimle de değil, ‘En Yüksek’ ya da ‘En Yüce’ diye hitap etmelisin.”
“Ona canım ne isterse öyle hitap ederim,” dedi Mat. “O nerede?”
Selucia onu inceledi.
“Ben suikastçı değilim,” dedi Mat.
“Suikastçı olduğunu düşünmüyorum. Sana onun yerini söylememi ister miydi istemez miydi, ona karar vermeye çalışıyorum.”
“Ben onun kocasıyım, değil mi?”
“Sus,” dedi Selucia. “Biraz önce beni suikastçı olmadığına ikna etmeye çalıştın ve şimdi bu konuyu açıyorsun, öyle mi? Aptal adam. O saray bahçelerinde.”
“Ama saat…”
“…gecenin bir yarısı,” dedi Selucia. “Evet, biliyorum. O her zaman… sağduyuyu dinlemez.” Sesinde bir parça çileden çıkmışlık vardı. “Yanında koca bir Ölümnöbetçisi ekibi var.”
“Yanında Yaratıcı’nın kendisi de olsa umurumda değil,” diye terslendi Mat, balkona geri giderek. “Onu oturtacağım ve bazı şeyleri açıklayacağım.”
Selucia arkasından geldi, kapıya yaslandı ve tek kaşını kuşkuyla kaldırdı.
“Eh, belki gerçekten oturtmam,” dedi Mat, açık kafesten aşağıdaki bahçelere bakarak. “Ama ona –mantıklı bir şekilde– böyle gecenin bir yarısında gezintiye çıkamayacağını açıklayacağım. En azından lafı geçerken değinirim. Kan ve lanet küller. Gerçekten çok yüksekteyiz, değil mi?”
“Normal insanlar merdivenleri kullanıyor.”
“Şehirdeki bütün askerler beni arıyor,” dedi Mat. “Sanırım Galgan beni ortadan kaybetmeye çalışıyor.”
Selucia dudaklarını büzdü.
“Bunu bilmiyor muydun?” diye sordu Mat.
Selucia duraksadı, sonra başını iki yana salladı. “Galgan’ın sana karşı gözlerini dört açmış olması imkansız değil. Normal koşullar altında, Kuzgun Prensi onun rakibi olurdu. O ordularımızın generali, ama bu genellikle Kuzgun Prensi’ne verilen bir görevdir.”
Kuzgun Prensi. “Hiç hatırlatma,” dedi Mat. “Dokuz Ayın Kızı’yla evlendiğimde unvanım bu sanıyordum. O terfi ettikten sonra değişmedi mi?”
“Hayır,” dedi Selucia. “Henüz değil.”
Mat başını salladı, sonra onu bekleyen inişe bakarak içini çekti. Bir bacağını korkuluğa kaldırdı.
“Başka bir yol var,” dedi Selucia. “Aptal kafanı kırmadan gel. Senden ne istiyor hâlâ bilmiyorum, ama düşüp ölmeni içerdiğinden kuşkuluyum.”
Mat minnetle balkon korkuluğundan indi ve Selucia’nın peşinden içeri girdi. Selucia bir gardırobu açtı ve sonra gardırobun arkasını aralayarak sarayın taşı ve tahtasında saklanmış karanlık bir geçidi ortaya çıkardı.
“Kan ve lanet küller,” dedi Mat, başını içeri uzatarak. “Bu bunca zamandır burada mıydı?”
“Evet.”
“O şey buradan girmiş olabilir,” diye mırıldandı Mat. “Burayı kapatmanız lazım Selucia.”
“Daha iyisini yaptım. İmparatoriçe uyuyacağı zaman –sonsuza dek yaşasın– tavan arasında uyuyor. Asla bu odada uyumuyor. Tylin’in ne kadar kolay öldürüldüğünü unutmadık.”
“Bu iyi,” dedi Mat. Ürperdi. “Bunu yapan yaratığı buldum. Bir daha kimsenin boğazını kesemeyecek. Tylin ve Nalesean bu konuda dans edebilir. Hoşçakal Selucia. Teşekkür ederim.”
“Geçit için mi?” diye sordu. “Yoksa arbaletle seni öldürmeyi başaramadığım için mi?”
“Bana Musenge ve diğerleri gibi Ekselansları demediğin için,” diye mırıldandı Mat, geçide girerek. Duvara asılmış bir fener buldu ve çakmaktaşı ve çırayla yaktı.
Arkasında, Selucia güldü. “Eğer bu seni rahatsız ediyorsa Cauthon, seni çok sinir bozucu bir hayat bekliyor. Kuzgun Prensi olmaktan vazgeçmenin tek bir yolu var ve o da ilmeğin boynuna geçmesi.” Gardırobun kapısını kapattı.
Ne hoş kadın, diye düşündü Mat. Selucia’nın onunla konuşmadığı günleri tercih edecekti neredeyse. Başını iki yana sallayarak geçitte ilerlemeye başladı ve Selucia’nın geçidin nereye çıktığını söylemediğini fark etti.
Rand, iki Kızla birlikte, Elayne’in Braem Ormanı’nın doğu kıyısındaki kampında yürüyordu. Gece çöküyordu ve kamp karanlıktı, ama uyuyan çok kimse yoktu. Kampı kaldırıp, ertesi sabah doğuya, Cairhien’e doğru hareket etmek üzere hazırlıklar yapıyorlardı.
Bu gece Rand’ın yanında yalnızca iki koruma vardı. Eskiden olsa tek bir korumanın bile fazla olduğunu düşünürdü, ama şimdi iki korumayla fazla güvensiz hissediyordu. Çark’ın kaçınılmaz dönüşü algılarını, tıpkı mevsimleri değiştirdiği gibi değiştirmişti.
Eskiden yabani hayvanların açtığı bir patika olduğu aşikar, fenerlerle aydınlatılmış yolda yürüdü. Bu kamp, patikalar dışında yol belirecek kadar uzun süredir burada değildi. Gecenin sessizliğini yumuşak sesler bozuyordu: arabalara yüklenen malzemeler, biley taşlarında bilenen kılıçlar, aç askerlere dağıtılan yemekler.
Adamlar birbirlerine seslenmiyorlardı. Sırf gece olduğundan değil, aynı zamanda Gölge’nin güçlerinin ormanda, yakında olmasından dolayı. Trollocların kulakları keskindi. Usul usul konuşmayı alışkanlık haline getirmek ve kampın bir ucundan diğerine bağırmamak en iyisiydi. Fenerlerin kapakları dışarıya yumuşak bir ışık bırakıyordu ve yemek pişirmek için yakılmış ateşler de küçüktü.