Rand patikadan ayrıldı ve uzun bohçasını taşıyarak, hışırdayan yüksek otların arasından geçip, Tam’in açıklığın ötesindeki çadırına yollandı. Bu kısa bir ziyaret olacaktı. Patikada, yakından geçen askerler selam verdi ve Rand da başını sallayarak karşılık verdi. Onu görünce şok olmuşlardı, ama kampta dolaşmasına şaşırmamışlardı. Elayne ordularına Rand’ın bir önceki ziyaretini haber vermişti.
Bu orduları ben yönetiyorum, demişti Rand’a, son kez ayrıldıklarında, ama sen onların yüreğisin. Onları sen topladın Rand. Senin için savaşıyorlar. Lütfen geldiğinde seni görmelerine izin ver.
Rand da öyle yapmıştı. Onları daha iyi koruyabildiğini diliyordu, ama o yükü taşıması gerekecekti, hepsi bu. İşin sırrının kendini kırılmacasına sertleştirmek olmadığı anlaşılmıştı. Uyuşmak da değildi. İşin sırrı acıyla yürümekti, tıpkı böğründeki yaraların acısı gibi, ve o acıyı bir parçası olarak kabul etmekti.
Tam’in çadırını Emond Çayırı’ndan iki adam koruyordu. Rand’ı görünce sırtlarını dikleştirip selam verdiler ve Rand da onlara başını salladı. Ban al’Seen ve Dav al’Thone – eskiden olsa, bu ikisinin ona selam çakacaklarını hiç düşünemezdi. Üstelik çakı gibi selamlardı.
“Ciddi bir işiniz var askerler,” dedi Rand onlara. “Bu savaş meydanındaki tüm işler kadar önemli bir iş.”
“Andor’u savunmak mı Lordum?” diye sordu Dav şaşkın şaşkın.
“Hayır,” dedi Rand. “Babama göz kulak olmak. Gözünüzü dört açın.” Kızları dışarıda bırakarak çadıra girdi.
Tam bir masanın yanında durmuş, haritaları inceliyordu. Rand gülümsedi. Çalılara takılmış koyunları incelerkenki yüz ifadesine sahipti.
“Göz kulak olunmaya ihtiyacım olduğunu düşünür gibisin,” dedi Tam.
Rand bu yoruma yanıt vermenin, okçunun saklandığı yere yürümek ve içeridekilere onu vurmaları için meydan okumaktan farksız olacağına karar verdi. Bunun yerine bohçasını masanın üzerine bıraktı. Tam beze sarılı uzun bohçaya baktı, sonra örtüsünü çekiştirdi. Bez açıldı ve görkemli bir kılıç ortaya çıktı. Siyah lake kaplı kınının üzerine birbirine dolanmış kırmızı ve altın ejderler resmedilmişti.
Tam sorarcasına Rand’a baktı.
“Bana kılıcını verdin,” dedi Rand. “Ve onu iade edemedim. Onun yerine bunu getirdim.”
Tam kılıcı kınından çekti ve gözleri irileşti. “Bu fazla değerli bir armağan oğlum.”
“Hiçbir şey senin için fazla değerli değil,” diye fısıldadı Rand. “Hiçbir şey.”
Tam başını iki yana sallayarak kılıcı kınına geri soktu. “Önceki gibi bir sandığa kaldırılıp unutulacak. O şeyi hiç eve getirmemeliydim zaten. O kılıca fazla önem verdin.” Kılıcı geri vermeye niyetlendi.
Rand elini Tam’inkinin üzerine koydu. “Lütfen. Bir kılıç ustası, ona layık bir silahı hak eder. Onu al – bu vicdan azabımı dindirecektir. Işık biliyor ya, şu anda sırtımdan indirdiğim her yük gelecek günlerde işime yarayacak.”
Tam yüzünü buruşturdu. “Pis bir numara bu Rand.”
“Biliyorum. Son zamanlarda pek tatsız kişilerle zaman geçiriyorum. Krallar, katipler, lordlar ve leydiler.”
Tam kılıcı gönülsüzce aldı.
“Bunu bir teşekkür armağanı olarak düşün,” dedi Rand, “tüm dünyadan, sana. Onca sene önce bana alevi ve boşluğu öğretmeseydin… Işık, Tam. Şu anda burada olmazdım. Ölmüş olurdum, bundan eminim.” Rand kılıca baktı. “Bir düşün. Benim iyi bir okçu olmamı istemeseydin, zor zamanlarda aklımı yitirmemi engelleyen şeyi asla öğrenemezdim.”
Tam burnunu çekti. “Alev ve boşluğun okçulukla ilgisi yok.”
“Evet, biliyorum. Kılıç ustalarının tekniği.”
“Kılıçlarla da ilgisi yok,” dedi Tam, kılıcı kemerine takarak.
“Ama…”
“Alev ve kılıç merkez hakkındadır,” dedi Tam. “Ve huzur hakkında. Elimden gelse bu diyardaki, asker olsun olmasın, herkese öğretirdim.” Yüzü yumuşadı. “Ama Işık, ben ne yapıyorum? Sana ders mi veriyorum? Söylesene, bu kılıcı nereden edindin?”
“Buldum.”
“Gördüğüm en iyi kılıç.” Tam kılıcı yine çekti ve metaldeki kıvrımlara baktı. “Kadim bir kılıç. Ve kullanılmış. İyi kullanılmış. Kesinlikle iyi bakılmış, ama bu bir savaş beyinin ganimet sandığında kalmamış. Adamlar bu kılıcı savurmuş. Onunla öldürmüş.”
“O… kardeş bir ruha aitti.”
Tam ona baktı ve gözlerinde yanıt aradı. “Eh, sanırım o zaman bir denemeliyim. Gel.”
“Gece gece mi?”
“Daha gece genç,” dedi Tam. “İyi bir zaman bu. İdman alanı kalabalık değildir.”
Rand tek kaşını kaldırdı, ama kenara çekildi ve Tam masanın çevresinden dolanıp çadırdan çıktı. Rand da onu takip etti Kızlar peşlerine düştü ve Tam’i izleyerek yakındaki idman alanına gittiler. Sınğa asılmış fenerlerin ışığında birkaç Muhafız kılıç çarpıştınyordu.
İdman silahları raflarının yanında, Tam yeni kılıcını çekti ve birkaç form denedi. Saçları kırlaşmış olsa da, gözlerinin çevresi kırışmış olsa da, Tam al’Thor rüzgara kapılmış ipek kurdele gibi hareket ediyordu. Rand babasının savaştığını, hatta kılıç çarpıştırdığını görmemişti. Aslında bir parçası iyi huylu Tam al’Thor’u yemek için kaz kesmek dışında herhangi bir şeyi öldürürken hayal etmekte güçlük çekiyordu.
Şimdi görüyordu. Titrek fener ışıklarının aydınlığında, Tam al’Thor bir çift rahat çizmeyi ayağına geçirircesine kolaylıkla formdan forma geçiyordu. Tuhaf bir şekilde, Rand onu kıskandığını fark etti. Özellikle babasını değil, kılıç idmanının huzurunu bilen herkesi. Rand elini kaldırdı, sonra diğer, kesik kolunu kaldırdı. Pek çok form iki el gerektiriyordu. Tam gibi savaşmak, piyadelerin yaptığı gibi kısa kılıç ve kalkanla savaşmak gibi değildi. Bu başka bir şeydi. Rand hâlâ savaşabilirdi, ama bunu asla yapamazdı. Tek ayaklı birinin dans edemeyeceği gibi.
Tam, Tavşan Deliği Buluyor formunu tamamladı ve tek bir rahat hareketle silahı kınına soktu. Turuncu fener ışığı kında kaybolan çelikten yansıdı. “Çok güzel,” dedi Tam. “Işık, ağırlık, yapı… Güç’le mi dövülmüş?”
“Bilmiyorum,” dedi Rand.
Onunla savaşma şansı bulamamıştı hiç.
Tam hizmetkar çocuktan bir kap su aldı. Uzakta yeni askere alınmış adamlar kargı formasyonları çalışarak koşuşturuyorlardı. Gecenin geç saatlerine kadar çalışacaklardı. Her idman anı değerliydi, özellikle de sık sık ön cephede savaşmamış olanlar için.
Yeni askerler, diye düşündü Rand onları izleyerek. Bunlar da benim yüküm. Savaşan her adam benim yüküm.
Karanlık Varlık’ı yenmenin bir yolunu bulacaktı. Bulamazsa bu insanlar boşuna savaşmış olacaktı.
“Endişelisin evlat,” dedi Tam, kabı hizmetkar çocuğa geri vererek.
Rand kendini sakinleştirdi, huzur buldu ve Tam’e döndü. Eski anılarından, bir kitapta rastladığı bir cümleyi hatırladı. Önderliğin anahtarı dalgalardadır. Altında çalkantı varsa suyun yüzeyinde dinginlik bulamazdınız. Benzer şekilde, önderin içinde huzur yoksa, bir grupta huzur ve odaklanma bulamazdınız.
Tam onu süzdü, ama Rand’ın edindiği ani kontrol maskesini sorgulamadı. Bunun yerine yana uzandı ve raftaki ahşap idman kılıçlarından birini aldı. Onu Rand’a fırlattı. Rand kılıcı yakaladı ve diğer kolunu arkasına kıvırarak durdu.