Выбрать главу

SORUNUNUZU AÇIKLAYIN SORUNUNUZU LÜTFEN NE İSTEDİĞİNİZ AÇIKÇA ANLAŞILACAK ŞEKİLDE AÇIKLAYIN

Yazıtın içerdiği bu açık hakareti anlamazdan gelen Alvin öyküsüne başladı. Robotlarla sözle veya düşünceyle daha önceleri de sayısız kez temas kurmuştu. Bu bakımdan şimdi sadece sıradan bir robotla değil de bir robottan daha fazla bir şeyle konuşmakta olduğunu algılamaktaydı. Bu yaratık cansız olmasına rağmen kendisininkinden daha üstün bir zekâya sahipti. Ama zekâ tek başına bir işe yaramayacağından, bu oldukça can sıkıcı düşünce Alvin’e yine de gereğinden fazla kasvet vermiyor, coşkusunu gereğinden fazla kırmıyordu.

Konuşması sona erince bu kahredici yerin kurşun gibi ağır sessizliği bir kere daha üzerlerine çöküp, bir kere daha omuzlarını çökertti. Ekran bir süre bulanıp karlandıktan sonra tekrar aklandı ve üzerinde robotun yanıtı belirdi. BİLİNMEYEN TÜRDE ROBOT ONARIM OLANAKSIZ Alvin duyduğu derin düş kırıklığım belirten bir hareketle dostuna doğru dönelken bu yazıt silinip ikinci bir yazıt belirdi.

İKİZLEME TAMAMLANDI LÜTFEN DENETLEYİP İMZALAYIN Hemen aynı anda da kırmızı bir ışık, Alvin’in daha önce gözüne çarpmamış olan, ama daha önce orada olmuş olsaydı fark edeceğine kesinkes emin olduğu, yatay bir panelin üzerindeki kırmızı bir ışık yanmaya başladı. Meraklanan Alvin bu ışığa doğru eğilirken Rorden’in haykırışıyla kalakalıp şaşkınlıkla çevresine bakındı. Rorden büyük Baş Robotu, büyük Baş Robotla Alvin’in büyük Baş

Robotunun yanında bırakmış olduğu robotu; Alvin’in robotunu gösteriyordu.

Robot, robotu yerinden kımıldamamış ama çoğalmıştı. Robotunun yanında şimdi öyle mükemmel, öyle aslından ayırt edilmez bir robot daha durmaktaydı ki Alvin bunlardan hangisinin asıl, hangisinin kopya olduğunu asla söyleyemezdi.

Rorden soluk soluğa konuştu:

— İkizleme esnasında tesadüfen oraya bakmaktaydım. Birdenbire genişliyormuş gibi bir görünüm aldı. Sanki her iki tarafın da aynı anda milyonlarca kopya birden doğuyormuş gibi birdenbire genişlemeye, yayılmaya, çoğalmaya başladı. Sonra bu ikisi dışındaki tüm görüntüler kaybolup, geriye sadece bu ikisi kaldı. Asıl olan sağdaki.

Onbirinci Bölüm

ÜZERİNDEKİ şaşkınlığı hâlâ silkip atamamış olan Alvin neler olup bittiğini, daha doğrusu nelerin olup bitmiş olması gerektiğini yavaş yavaş anlamaya başlamaktaydı. Robotu kendisine o kadar uzun zaman önce verilmiş olan emirlere itaatsizliğe zorlanamazdı ama bir kopyası, yok edilemez bellek bloğu yerinden çıkarılıp alındığı halde geriye kalan tüm bilgisine sahip bir ikizi yapılabilirdi. Gerçi bu güzel bir çözümdü ama beynini bu çözümü olası kılan güçler üzerinde daha uzun süre yorması da çok tehlikeliydi.

Alvin yanma gelmelerini emredince robotlar tek bir vücut gibi ilerlediler. Alvin, Rorden’in yararına o kadar çok kez yapmış olduğu gibi yine sözcüklere başvurarak bir kez daha aynı soruyu, değişik değişik şekillerde birçok kez sormuş olduğu aynı soruyu sordu.

— İlk efendinizin Shalmirane’a nasıl geldiğini söyleyebilir misiniz bana?

Rorden beyninin yanıtlan, şimdiye dek kırıntısını bile yakalamaya muvaffak olamadığı sessiz yanıtlan hiç olmazsa bu kez kapabilmesini dilemekteydi ama Alvin’in yüzüne yayılan memnun gülüş beklentisine yeterli bir cevap olduğundan, bu sefer buna artık hiç gerek yoktu.

Alvin muzaffer bir tavırla bakarak konuştu:

— Bir mimara hâlâ eski havayı çalıyor ama iki numara konuşmaya istekli.

Rorden her zamanki gibi pratik düşündüğü için acele etmek yanlısı değildi.

— Sorgulamaya başladığımızda Birleştiricilerle Kaydedicilere gereksinme duyacağız. Bu bakımdan sorulara Diaspar’a döndükten sonra başlamamızın daha uygun olacağı kanısındayım.

Alvin içini kemiren sabırsızlığa rağmen bunun çok yerinde bir öğüt olduğunu yine de kabul edip, hiç olmazsa bir an önce yola çıkmak için hemen döndü ama Rorden hiç de acele etmemekte, tersine sakin sakin gülümsemekteydi.

— Yapmayı unuttuğun bir şey yok mu dersin?

Alvin çevresini araştırınca çeviricinin ekranında hâlâ LÜTFEN DENETLEYİP İMZALAYIN yazısının durup, üzerinde de hâlâ kırmızı ışığın yandığını gördü.

Çeviricinin yanma gidip üzerine ışık yanan paneli inceledi. Panelin içine hemen hemen görünmez bir maddeden yapılmış bir cam yerleştirilmişti ve bu cam, içinden dikeylemesine geçen bir dolmakalemi tutmaktaydı. Dolmakalemin ucu üzerinde birçok imza ve tarih görülen beyaz bir levhanın üstünde durmaktaydı. Bunlardan sonuncusu hemen hemen elli bin yıl önceki bir tarihti. İsme gelince bu yakın zamanlardaki bir Konsey başkanının adıydı. Bu adın üstündeki isimlerden ancak iki tanesi okunabilmekte ve bunların her ikisi de ne Alvin’e ne de Rorden’e hiçbir şey anımsatmamaktaydılar ama biri yirmi üç, diğeri elli yedi milyon yıl önce yazılmış olduğu için de bunda şaşılacak bir taraf da yoktu.

Alvin bu imzalama adedinin hangi amaca hizmet ettiğini anlayamamakla beraber, bu yapıları inşa etmiş olanların beyinlerinin derinliklerine inmeye, beyinlerini iskandil etmeye imkân olmadığım bildiği için üstünde durmadı. Dolmakalemi kavrayıp düş görüyormuş gibi bir duyguyla adını yazmaya başladı. Duvar yatay planda iken bir sabun köpüğünden daha fazla bir mukavemet göstermediği için dolmakalem bu yönde büyük bir kolaylıkla hareket etmekteydi. Ama dolmakalemi dikey yönde hareket ettirebilmek imkânsızdı. Bunu deneyle, tüm gücüyle denediği halde yine de başaramadığı için bilmekteydi.

Özenle tarihi de atıp dolmakalemi bıraktı. Dolmakalem levhanın üzerinde ağır ağır geriye gidip başlangıç noktasına döndü ve panelin ışığı sönüp, panel gözden kayboldu.

Çeviriciden uzaklaşırken seleflerinin buraya niçin gelmiş olduklarını, çeviriciden ne dilemiş olduklarım sormaktaydı kendi kendine. Gelecek milyonlarca yıl boyunca haleflerinin de bu panelin içine bakıp «Alvin Loronei kimdi?» diye soracaklarına kuşku yoktu. Yoksa, yoksa sormayacak mıydılar? Yoksa, yoksa ağızlarından soru yerine şu nida mı çıkacaktı. «Bak! Alvin’in imzası!» Bunları düşündü ama içinde bulunduğu ruh halini açıkça gösteren bu düşünceleri dostuna açıklamaktan kaçındı.

Geçidin girişinde durup geriye, mağaraya baktılar ve yanıltıcı görünümün etkisi bu kez ilk seferindekinden de daha çarpıcı oldu. Ayaklarının altında garip, beyaz yapılarla kaplı ölü bir kent uzanmaktaydı. İnsanoğlunun gözlerini körelten acımasız bir ışığın ağarttığı, dalgaların yıkadığı bir kemik gibi gitgide beyazlaştırdığı ölü bir kent. Gerçi bu kent ölü doğmuş, hiç yaşamamıştı ama, Diaspar gelip geçtiğinde bu robotlar hâlâ orada olacak, büyük adamların kendilerine asırlarca önce aşılamış olduğu konular üzerinde düşünmeye hâlâ devam edeceklerdi.

Diaspar’ın güneşe boğulmuş ama makine kentin göz kamaştıran ışığından sonra solgun, donuk gelen bulvarlarından geri dönerlerken pek az konuştular. İkisi de kendi düşüncelerine dalmıştı. İkisi de kısa bir süre sonra elde edecekleri bilgileri ne yolda kullanacaklarını düşünmekteydiler ve ne yanlarından geçtikleri kulelerin güzelliğinin, ne de kentlilerin meraklı bakışlarının farkında bile değildiler.

Bütün yollar sonunda nasıl Roma’ya çıkarsa, şimdiye dek görüp geçirmiş olduğu her şey de onu sonunda bu noktaya getirmişti. Alvin insanın kendi kaderini kendisinin çizdiğini çok iyi bilmekteydi. Bununla beraber olaylar onu ta Rorden’le ilk karşılaştığı andan itibaren otomatik bir şekilde sanki önceden kararlaştırılmış bir hedefe doğru sürüklemişlerdi ve şimdi etraflıca düşününce bu ona oldukça garip gelmekteydi. Alaine’in mesajı, Lys, Shalmirane, ölü kent. Bu evreleri görmeyebilir, ya da gördüğü halde görmezden gelebilirdi ama bir şey ona hem hepsini göstermiş, hem de onu durmadan ileriye, daha ileriye doğru sürüklemişti. Nerdeyse kaderin gözdesi olduğunu iddia edecekti ama izlemiş olduğu yolu herkes bulabileceği ve geçmiş çağlarda da başkaları bu yolu sayısız kez izlemiş, bu yolda en az onun kadar ilerlemiş olduğu için, kül yutmaz mantığı kaderin gözdeliği fikrine yine de itibar etmemekte ve Alvin kendisini sadece ve sadece talihin yüzüne güldüğü kimse addetmekteydi. Bahtı yaver giden ilk kimse!