— Dediğim gibi buradayım ama geceyi burada geçirmek niyetinde de değilim. Söz veriyor musunuz?
Göğüs geçiren Seranis’in dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
— Bildiğin gibi bunu daha önce de denedik ama başaramadık. Bununla beraber, madem ısrar ediyorsun, söz veriyoruz. Kılına bile dokunmayacağız.
Alvin robot geri dönene kadar bekledi. Robota büyük bir özenle son talimatlarını verip, iyice anladığından emin olmak için bu talimatları bir bir tekrarlattıktan sonra da gemiden çıktı.
Kapılar sessizce kapandı, hafif bir hava akımının çıkardığı fısıltı duyuldu, karanlık bir gölge, geminin gölgesi yıldızlan bir an için gözden sakladı ve gemi uzaklaştı.
Alvin düştüğü yanılgıyı ancak gemi gözden kaybolduktan sonra anladı. Robotun duyularının kendisininkilerden çok farklı olduğunu unutmuş, gecenin ne kadar karanlık olacağım hiç hesaba katmamıştı. Yolunu birçok kere tamamen kaybetti. Ağaçlara çarpmasına birçok kere ramak kaldı. Ormanın içi geceden de karanlıktı, zifiri karanlıktı. Köklerle çalıların arasından bir ara büyük, çok büyük bir şey çıkıp dosdoğru üzerine geldi ve belinin hizasına kadar gelen iki zümrüt yeşili göz üzerine dikilip gözlerini kırpmadan yüzüne bakmaya başladı. Alvin yumuşak bir sesle seslenince de inanılmaz derecede uzun bir dil uzanıp ellerinin derilerini yüzercesine yalamaya başladı. Bunun ardından da güçlü bir vücut vücuduna sevgiyle sürtünüp, yine geldiği gibi çıt bile çıkarmadan uzaklaştı. Alvin bu gözlerle bu dilin, bu vücudun sahibinin ne olabileceğini bir süre düşündüyse de bir türlü bulamadı.
Önünde uzanan ağaçların arasından artık kasabanın ışıklan görünmeye başlamıştı ama ayaklarının altındaki yol şimdi ölgün-mavi ateşten bir nehir halini almış olduğu için, artık bu ışıkların kılavuzluğuna gereksinme duymamaktaydı. Bastığı yosunlar ışıklıydı ve ayaklan bu yosunların üzerinde koyu, ağır ağır silinen izler bırakmaktaydılar. Hem garip, hem de güzelliğine doyulmaz bir görünümdü bu. Alvin bu yosunlardan birkaçını koparıp, ışıltılarını çanak haline getirdiği avuçlarında seyretmekten, ta ışıltıları sönene kadar seyretmekten kendini alamadı.
Theon onu evin dışında beklemekteydi. Alvin gençliğinin kendisine sağladığı avantajlar, pek adil sayılamayacak avantajlar neler olursa olsunlar gençliğinin yüzüne vurulmasından yine de hiç mi hiç hoşlanmadığı için, üyelerin yüzlerinde onlara takdim edilirken beliren ve pek öyle gizlemeye çalışmadıkları hayretten oldukça sıkıldı.
Bir yandan yorgunluk alırken bir yandan da aklım boş tutmaya, hiçbir şey düşünmemeye çalışmaktaydı. İyice dinlendikten sonra da daha önce hiç konuşmamış olduğu gibi konuşmaya başladı.
Konusu Diaspar’dı. Kenti son kez görmüş olduğu haliyle, çölün bağrında düş kuran, kuleleri gökyüzüne karşı tutsak gökkuşakları gibi parıldayan haliyle resmetti. Belleğinin derinliklerinden şiirleri, eski ozanların Diaspar’ı övmek için düzdüğü şiirleri çekip çıkardı. İnsanlardan kentin güzelliğine güzellik katmak için ömürlerini esirgemeden feda etmiş sayısız kimseden söz etti. Ömrü ne kadar uzun olursa olsun artık hiç, ama hiç kimsenin kentin hazinelerinin yüzde birini bile tüketemeyeceğinden dem vurdu. Diaspar’lıların yaratmış olduğu harikalardan bir kısmının üzerinde inceden inceye durup Shervane gibi, Perildor gibi sanatçıların, insanlığın ebediyen hayranlık duyması için yaratmış olduğu ender eserlere hiç olmazsa bir göz atmalarını sağlamaya çalıştı. Loronei’den, adını taşıdığı Loronei’den de söz edip, biraz arzu, biraz da merakla, nağmelerinin Yer Yuvarlağından yıldızlara yükselen son musiki olduğunun doğru, gerçekten de doğru olup olmadığını sordu.
Alvin’i ne sözünü kesip, ne de soru filan sormadan sonuna kadar dinlediler. Konuşmasını bitirdiğinde vakit çok geç olmuş, uzun günün coşku ve gerilimi sonunda dayanılmaz bir ağırlıkla omuzlarına çökmüştü. Kendini ölecekmiş gibi yorgun hisseden Alvin birdenbire uyuyakaldı.
Şafaktan kısa bir süre sonra kasabadan ayrıldıklarında hâlâ yorgundu. Oldukça erken kalkmış olmalarına rağmen, onlardan da erken davranmış, yola onlardan da önce çıkmış olanlar da vardı. Gölde üç üyeye yetişip, birbirlerini uzaktan tanıyan kimseler gibi hafifçe selâmlaştılar. Soruşturma komitesinin nereye gitmekte olduğunu yediği ekmek gibi kesinlikle bilen Alvin, eğer başlarım daha fazla belaya sokmazsa bu iyiliğinin altında kalmayacaklarım düşünüp, tepenin ayağına varınca durup yanındakilere dönerek neşeyle konuşmaya başladı.
— Korkarım yanılttım sizleri dün gece. Lys’e eski yoldan, Lys’le Diaspar arasındaki yeraltı yolundan gelmedim. Bu bakımdan yolu kapamaya çalışmanıza hiç gerek yoktu.
Bu sözler üzerine üyelerin yüzlerinde hem bir ferahlık, hem de bir gece öncekini kat kat aşan bir şaşkınlık belirdi.
— Bu da yalan değilse, buraya nasıl geldiniz peki?
Bu soruyu üçlü komitenin önderi sormuştu ve Alvin içlerinden hiç olmazsa onun gerçeği yavaş yavaş sezmeye başladığını hissetmekteydi. Bir an için beyninin henüz bir an önce verdiği, dağların üzerinden uçurduğu emri alıp almamış, gerçeği bu şekilde kavrayıp kavramamış olduğunu düşündükten sonra hiçbir şey söylemeyip, sessizce kuzey göğünü göstermekle yetindi.
Gümüşi bir ışık noktası dağların arkasından gözün izleyemeyeceği bir süratle yükselmekte, dağların üzerinde gökkuşağını andıran geniş bir yay çizerken, ardında bir mil uzunluğunda bir ak ısı izi bırakmaktaydı. Bu gümüşi ışık Lys’in onbin metre üzerinde muazzam süratini hiç kesmeden, hiç frenlemeden, birdenbire, zınkkadak durdu. Öyle ki izleyenlerin beyinleri bu ani duruşa ayak uyduramayıp gözlere gereken emri zamanında veremedikleri için, izleyenlerin gözleri hızlarını alamayıp ışık noktasının durduğu yerden çok, çok daha ötelere uzanıp, tekrar gerisin geriye duruş noktasına geldiler. Sonra müthiş bir gürleme, geminin parçaladığı ses duvarının gürlemesi, yeri de göğü de sarsan müthiş gürlemesi duyuldu ve gemi, güneşin altında muhteşem bir şekilde parlayan görkemli gemi, tepenin yamacına, yüz metre derilerine indi.
İçlerinden en çok kimin şaşırdığım söylemek güçtü ama kendini ilk toparlayan Alvin oldu. Uzay gemisine doğru koşar adım ilerlerken, ilk yolculuğunda hareket ettiğini hiç hissetmediği halde şimdi neden böylesine birdenbire ilerleyip, yine birdenbire durmuş olduğunu merak etmekte, artık hep bu şekilde mi yol alacağını düşünmekteydi.
Üzerinde daha derin derin düşündüğü şeyse, daha bir gün öncesine kadar kalın, demir sertliğinde bir kaya tabakası altında durduğu halde, şimdi böylesine ışıl ışıl, böylesine pırıl pırıl olması, bu denli görkemli görünmesiydi. Bu soruların yanıtlarım, ancak geminin yanma varıp da ellerini düşünmeden, ihtiyatsızca gövdesine koyunca, parmaklarını yakınca buldu. Pupanın yakınlarında hâlâ toprak, kaya izleri vardı ama bunlar eriyip lava dönüşmüşlerdi. Bu lavların dışındaki tüm pislikler de akıp gitmiş ve altlarından alaşım, ne zamanın ne de doğal hiçbir gücün hiçbir zaman tahrip edemeyeceği ölümsüz maden alaşımı çıkmıştı.
Alvin yanında Theon’la açık girişin ağzında durup üç üyeye, yüzleri düşüncelerini açığa vurmayan üyelere baktı.
— Shalmirane’de ödemem gereken bir borç var. Lütfen Seranis’e öğleye döneceğimizi söyleyin.