Sanki zorla yerlerinden koparılıyorlarmış gibi birden içi bayıldı. Herhangi bir ses duyulmamıştı ama görüntü bulanıp bozulmuş, Yer Yuvarlağı sanki dev bir el tarafından itilip de uzaklaştırılmış gibi yok olmuştu. Yer Yuvarlağı sanki hiç var olmamış gibi yok olmuştu ve artık uzayda onlarla yıldızlardan ve garip bir şekilde kısalıp daralmış bir güneşten başka bir şey kalmamıştı.
Sanki bir kere daha zorla yerlerinden koparılıyorlarmış gibi, bir kere daha gönlü bulanıp, bunun yam sıra, bir de çok hafif bir mırmır sesi duydu. Sanki jeneratörler ilk defa için çalışmaya başlamaktaydılar. Bir andan, hiçbir değişiklik olmamış gibi gelen bir andan sonra artık güneşin de yitmiş olduğunu ve yıldızların ağır ağır, sürünürcesine geminin yanından gelip geçmeye, geminin ardında kalmaya başladıklarım fark etti. Bir an için dönüp geriye bakınca, gerisinde de hiçbir şey göremedi. Bir karanlık yarım küresinin, gecesinin örttüğü feza bütünüyle yok olmuştu. O gözlemeye devam ederken bile yıldızlar bu karanlık yarım kürenin içine kıvılcımlar gibi dalmakta, bu karanlık yarım kürenin içinde suya düşen kıvılcımlar gibi sönmekte, yitmekteydiler. Uzay gemisi şimdi ışık hızından çok daha büyük bir hızla ilerlemekte ve Alvin artık Yer Yuvarlağıyla güneşin bilinen çekim alanı içinde olmadıklarını anlamaktaydı.
Bir kere daha zorla yerlerinden koparılıyorlarmış gibi gönlü bulanıp, bu kere üstelik kalbinin durmasına da ramak kaldı. Garip görüş bulanıklığı artık apaçıktı. Çevresi bir an için artık bir daha tanınamayacak derecede çarpılıp bozulmuş gibi göründü. Soma beyninde birdenbire bir şimşek çaktı, sırrına eremediği bir feraset şimşeği çaktı ve bu çarpılıp bozulmanın nedenini anladı. Bu çarpılıp bozulma bir göz yanılgısı değil de gerçeğin ta kendisiydi. Şimdiki zamanın sınırlı boyutları içinden gelip geçerken, hemen aynı anda da çevresinde, uzayda olup biten değişiklikleri de bilemediği bir tarzda kavramasından ileri gelmekteydi.
Hemen aynı anda da jeneratörlerin mırmırı bir kükremeye, gemiyi sarsan bir kükremeye dönüştü. Alvin bir makinenin böyle bir ses çıkardığım şimdiye dek hiç duymamış olduğu için bu kükreyişten, bu zorlanma, bu itiraz kükreyişinden iki misli etkilendi. Sonra her şey başladığı gibi birdenbire sona erip, kükreyiş birdenbire kesildi ve kulaklarını birdenbire çın çın çınlatan bir sessizlik doldurdu. Büyük jeneratörler görevlerini yerine getirmişlerdi. Artık yolculuğun sonuna değin onlara gerek duyulmayacaktı. Önlerinde uzanan yıldızların mavi-beyaz ışıklar saçtıktan sonra gözden kaybolmalarına karşın, doğa veya bilimin bir mucizesi neticesinde, Yedi Güneşler konumlarıyla renklerinin hafifçe değişmiş olmasına rağmen hâlâ görülmekteydiler. Uzay gemisi bir karanlık tünelin içinden, zaman ve mekân sınırlarının dışından, aklın alamayacağı kadar büyük bir hızla Yedi Güneşlere doğru atılmakta, Yedi Güneşlere doğru ilerlemekteydi.
Şu anda, eğer kontrol altında tutulmamış olsa onları güneş sisteminin dışına çıkardığı kadar kısa sürede de Galaksinin kalbine, oradan da Galaksinin ötesindeki çok daha büyük boşluğa götürecek bir hızla derlemekte olduklarına inanmak çok güçtü.
Ne Alvin’in ne de Theon’un, yolculuklarının akıl almaz boyutlarını kavramalarına olanak yoktu. Büyük araştırmalarla ilgili destanlar insanoğlunun evrene bakış açısını kökünden değiştirmişler, eski gelenekler şimdi bile, milyonlarca yıl sonra bile tümüyle unutulmamışlardı. Efsaneye göre bir uzay gemisi, bir zamanlar güneşin doğuşuyla batışı arasında Evreni çepeçevre dolaşmıştı. Yıldızlar arasındaki milyonlarca mil uzaklığın bu tür akla sığmaz hızlar karşısında hiçbir önemi yoktu. Bu bakımdan bu yolculuk Alvin’e, Lys’e yapmış olduğu yolculuktan ancak biraz daha zor, buna karşında daha az tehlikeli gibi gelmekteydi.
Yedi Güneşlerin ışığı önlerinde yavaş yavaş yoğunlaşırken, Theon her ikisinin de düşüncelerini dile getirdi.
— Alvin. Bu güneşler zincirinin doğal olmasına imkân yok.
Alvin başıyla onayladı:
— Ben de böyle düşünüyorum. Hem de yıllardan beri ama bu düşünce bana yine de ters, yine de çılgınca geliyor.
— Bu düzen insanoğlunun eseri olmasa bile yine de aklın ürünü olmalı. Doğa ne bu her biri ana renklerin birini temsil eden, her biri eşit derecede parlak güneşleri, ne de oluşturdukları bu mükemmel halkayı meydana getiremezdi. Üstüne üstlük, görebildiğimiz evrende Merkez Güneşe benzeyen, Merkez Güneşle kıyaslanabilecek bir şey de yok.
— Sence böyle bir düzenin oluşturulmasındaki amaç ne olabilir?
— Aklıma bir sürü neden geliyor. Bu belki de Evren’e giren yabancı bir geminin yaşamı nerede arayacağını göstermeye yarayan bir işaret. Belki de galaktik yönetimin merkezini bildiren bir simge. Her nedense gerçek açıklamanın bu olduğunu hissediyorum, gelmiş geçmiş tüm sanat eserlerinin en büyüğünden başka bir şey değil. Ama kısa, çok kısa bir süre sonra gerçeği öğrenmiş olacağımız için, şu anda varsayımlarda bulunmak çılgınlıktan başka bir şey değil.
On beşinci Bölüm
BÖYLECE Yedi Güneşler birbirlerinden her saat başında biraz daha uzaklaşıp, uzay gemisinin içinden geçtiği garip karanlık tünelini tümüyle dolduruncaya kadar yeniden düşlere dalıp, yeniden düşler içinde kayboldular. Sonra altı dış güneş karanlığın eşiğinde birer birer yitip, sonunda geriye sadece Merkez Güneş kaldı. Artık tümüyle görüş açılarında bulunmaması gerektiği halde, hâlâ kendisini diğer güneşlerin tümünden ayıran inci gibi ışıkla parıldamaya devam eden Merkez Güneş. Parlaklığı her saniye biraz daha artan Merkez Güneş sonunda bir nokta olmaktan çıkıp, küçük bir diske dönüştü ve bu diskte önlerinde gitgide açılmaya, gitgide genişlemeye başladı.
Birden uyarıların en kısasıyla karşı karşıya kaldılar. Kabinin içi kısa bir süre için çan sesini andıran derin, boğuk bir sesin çıkardığı titreşimlerle doldu ve Alvin bunun yararsız bir hareket olduğunu bildiği halde, koltuğunun kenarlarını sımsıkı kavramaktan yine de kendini alamadı.
Büyük jeneratörler bir kere daha canlanıp kükredi; Yıldızlar bir kere daha birdenbire belirip, kör olmalarına bir kere daha ramak kaldı. Uzay gemisi tekrar uzaya düşmüştü. Güneşler ve gezegenler evrenine, hiçbir şeyin ışıktan daha süratle hareket edemeyeceği doğal uzaya düşmüştü.
Yedi Güneşler sistemine girmişlerdi bile. Çünkü şimdi gökyüzüne egemen olan renkli kürelerin oluşturduğu büyük halkaydı ve gökyüzü de başka, bambaşka bir gökyüzüydü. Bildikleri tüm yıldızlar, tanıdıkları tüm burçlar yok olmuştu. Samanyolu artık göğün çok, çok uzak bir kısmındaki hafif, ancak belirgin bir sis kuşağından başka bir şey değildi. Şimdi yaradılışın tam kalbindeydiler ve yaradılışın büyük ekseni evreni tam ortasından ikiye bölmekteydi.
Uzay gemisi hâlâ büyük bir hızla Merkez Güneşe doğru yol almaktaydı. Sistemin gökyüzüne çepeçevre sıralanmış diğer altı güneşi renkli işaret kuleleriydi. Bu güneşlerden en yakın olanının biraz uzağında, çevresinde dönen uydu gezegenlerin çizdiği ışıklı daireler görülmekteydi ve bu kadar uzaktan bile görülebildiklerine bakılırsa bunlar muazzam, akıl almaz boyutlarda gezegenler olmalıydı. Doğanın şimdiye dek yaratmış olduğu her şeyin üstündeki bu görünüm karşısında soluğu kesilen Alvin, Theon’un haklı olduğunu anladı. Bu muhteşem simetri çevresindeki amaçsız, gelişigüzel yayılmış yıldızlara kasıtlı bir meydan okuyuştu.