Выбрать главу

Merkez Güneşin yaydığı sedefimsi ışığın nedeni artık açıkça anlaşılmaktaydı. Evrendekilerin en parlaklarından biri olduğuna hiç kuşku olmayan Merkez Güneş bir gaz bulutuyla çevriliydi ve bu gaz bulutu hem radyasyonunu yumuşatmakta, hem de ona kendine özgü rengini vermekteydi. Bu yüzden çevresindeki nebulada (küçük yıldızlar kümesi) ancak dolaylı bir tarzda görülebilmekte ve gözü yanıltan garip şekillere girmekteydi. Ama nebula yine de Oradaydı ve insan ne kadar uzun süre bakarsa, o ölçüde genişmiş gibi görünmekteydi.

Hedeflerini bulmayı tümüyle robota bırakmış olan Alvin robotun onları nereye götürdüğünü merak etmekteydi. Ezberden mi gidiyordu? Yoksa çevrelerinde işaretler, yol gösteren işaretler vardı da onlara mı uyuyor, onları mı izliyordu? Aklından bunları geçirirken üzerine doğru gitmekte oldukları soluk ışık kıvılcımını fark etti. Merkez Güneşin göz kamaştıran ışığından ötürü hemen hemen geçilememekte olan bu soluk ışık kıvılcımını fark etti. Merkez Güneşin göz kamaştıran ışığından ötürü hemen hemen seçilememekte olan bu soluk ışık kıvılcımının çevresinde de diğer yıldızların daha da solgun, daha da ölgün ışıklarını gördü. Artık akıl almaz yolculuklarının sonuna yaklaşmaktaydılar.

Bir renk cümbüşü olan gezegen artık sadece birkaç milyon mil uzaktaydı. Diğer yıldızlar Merkez Güneşin altında dönerken bir bir Merkez Güneşin göklerinden geçeceğinden, yüzeyinin hiçbir yeri karanlık olamazdı. Alvin Üstadın son sözlerinin anlamını şimdi açıkça anlamaktaydı.

«Ebedi ışık gezegenlerindeki rengârenk gölgelerin seyrine doyum olmaz.»

Artık atmosferin oluşturduğu hafif pusu, okyanusları, kıtaları görebilecek kadar yaklaşmışlardı ama bu görünümde yine de garip, anlaşılmaz bir taraf vardı. Bunun nerden ileri geldiğini anlamaya çalışırlarken kıtalarla okyanuslar arasındaki bölgelerin garip bir tarzda, adeta cetvelle çizilmiş gibi düzgün olduğunu fark ettiler. Bu gezegenin kıtaları doğanın bırakmış olduğu gibi değildi ama bu gezegenin güneşlerini yaratmış olanlar için, kıtalarını şekillendirmek çocuk oyuncağıydı.

Theon birdenbire haykırdı:

— Bunlar okyanus filan değil. Dikkatle bakarsan üzerlerinde izler görebilirsin.

Arkadaşının bu sözlerle ne demek istemiş olduğunu ancak gezegene iyice yaklaşınca anladı. Kıtaların kenarlarındaki silik kuşaklarla, hatları gördü. Okyanusların sınırları sanmış olduğu çizgilerin çok daha iç taraflarında, başka kuşaklarla hatlar, izler gördü ve bu izlerin ne anlama geldiğini çok iyi bildiğinden, bu manzara karşısında ani bir kuşkuya kapıldı. Bu izleri daha önce de, Diaspar’ın ötesindeki çölde de görmüştü ve bu izler ona şimdi bu yolculuğu boşuna yapmış olduğunu söylemekteydiler.

Hüzünle konuştu:

— Bu gezegenin tüm suyu çekilmiş. Bu gezegen de Yer Yuvarlağı kadar kuru. Bu benekler de okyanusların buharlaşması sonucunda oluşmuş tuz yataklarından başka bir şey değil.

Theon, Alvin’inkinden aşağı kalmayan bir üzüntüyle ekledi:

— Böyle bir şeyin olmasına hiçbir zaman müsaade etmemeliydiler. Sanırım geç, çok geç kaldık.

Theon’un duyduğu sonsuz düş kırıldığını artık hiç, ama hiçbir şey gideremeyeceğinden, Alvin hiçbir şey söylemeyip sessizce önündeki büyük gezegene bakmayı yeğledi. Gezegen geminin altında etkileyici bir yavaşlıkla dönüp, yüzeyi görkemli bir tarzda onlara doğru yükseldiğinden, artık yapıları, okyanusların kurumuş yatakları hariç, diğer her tarafında yükselen yapıları görebilmekteydiler. Bembeyaz kabukları, minimini deniz kabuklarını andıran yapıları.

Bu gezegen bir zamanlar Evren’in merkezi olmuştu. Şimdiyse hareketsiz, dupdurgundu. Atmosferi boş, bomboştu ve yüzeyinde yaşam olduğunu belirten hareketli noktalardan bir tane, tek bir tane bile görülmemekte, ne bir ses, ne de bir nefes duyulmaktaydı. Yine de gemi bu donmuş taş denizinin üzerinden belli bir hedefe doğru yol alıyormuşçasına ilerlemekteydi. Göğe doğru atılmak için yer yer bir araya gelip, güç toplamak için gerilemiş, hız alıp muazzam yüksekliklere sıçramış, göklere meydan okurken donup kalmış devasa dalgaların oluşturduğu bu donmuş taş denizinin üzerinden, belli bir hedefe doğru yol alıyormuşçasına hızla ilerlemekteydi.

Sanki robot en sonunda anılarının kaynağına inmiş, asıl hedefine varmışçasına, gemi birdenbire durdu. Şimdi tam altlarında, mermer, muazzam bir amfiteatrın tam ortasında bulunan, kar beyazlığında taştan bir sütun yükselmekteydi. Alvin kısa bir süre bekledi. Sonra da araç hareketsiz kalmaya devam ettiğinden, gemiyi yere, sütunun ayağına doğru yöneltti.

O ana kadar bile, bu gezegende yaşamla karşılaşacağına dair minicik bir umut kırıntısı beslemişti ama bu umudunu daha hava süzgecinden çıktığı anda yitirdi. Yaşamı boyunca hiç, ama hiçbir zaman, hatta Shalmirane’in perişan ıssızlığının kalbinde bile böylesine mutlak bir sessizlikle karşılaşmamıştı. Yeryüzünde mırıltılar, canlıların sesleri, ya da rüzgârın soluğu hiç kesilmezdi. Buradaysa bunların hiç, ama hiçbiri duyulmamaktaydı ve bir daha da asla duyulmayacaktı.

Robotun onları niçin buraya getirmiş olduğunu bilmenin imkânı yoktu ama Alvin artık bunun pek önemi olmadığını da bilmekteydi. Beyaz mermerden büyük sütun belki de elli ayak boyundaydı ve ovanın yüzeyinden biraz daha yüksek, maden bir dairenin üzerinde durmaktaydı. Bu girintisiz çıkıntısız, dümdüz sütunun üzerinde neye yaradığını gösteren en ufak bir şey bile yoktu. Bu sütunun eskiden tüm astronomik ölçülerin sıfır noktasını gösterdiğini belki tahmin edebilecekler, ama bundan hiçbir zaman kesinkes emin olamayacaklardı.

Alvin hüzünle bunun tüm araştırmalarının sonu olduğunu düşündü. Yedi Güneşlerin diğer gezegenlerini ziyaret etmenin faydasız olacağım biliyordu. Eğer evren’de hâlâ bir akıl varsa bile bu aklı şimdi daha nerede aramalıydı? Daha nerede arayabilirdi? Göklerle gökler, bu göklere kum tanecikleri gibi saçılmış yıldızlarla yıldızlar, güneşlerle güneşler, milyarlarca güneşle milyonarca yıldız görmüştü ve zamandan geriye kalanın hepsini araştırmak için yeterli olmadığını çok iyi biliyordu.

Birdenbire üzerine daha önce hiç görmemiş olduğu şiddette bir kasvet çöküyor; onu gitgide kahrediyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Diaspar’ın Evren’in sonsuz uzaklıklarından duyduğu korkuyu, ulusunu, kentlerinin minik dünyasına hapsedip oradan dışarı salıvermeyen dehşeti ancak şimdi anlayabilmekte ve sonuçta Diaspar’lıların haklı olduğunu kabul etmek ona güç, içimi zehir zıkkım acı bir ilaç gibi güç gelmekteydi.

Yardım görmek için arkadaşına döndü ama kelin merhemi olsa ilkönce kendi başına sürerdi. Üstelik Theon yumruklarını sımsıkı sıkıp kaşlarını çatmış, cam gibi donuk donuk parlayan gözlerle hiç kımıldamadan boşluğa bakmaktaydı.

Bu görünüm karşısında içi ürperen Alvin endişeyle sordu:

— Theon. Neyin var?

Theon yanıtlarken bile hâlâ boşluğa bakmaktaydı.

— Bir şey geliyor!

— Bir şey mi? Nasıl bir şey?

— Bilmiyorum. Henüz bilmiyorum. Gemiye dönsek daha iyi olacak…

* * *

Vanamonde’nin bilincine ilk erişinden beri Galaksi sayısız kez dönmüştü ekseni üzerinde. Bu ilk evreler, evrenlerle, kendisine o zamanlar bir çocuk gibi bakıp hizmet etmiş olan varlıklar hakkında şimdi çok az şey anımsamaktaydı ama, en sonunda gidip de onu yıldızların arasında yapayalnız bırakmış oldukları zaman duyduğu üzüntüyle yalnızlığı, o korkunç yalnızlığı hâlâ hatırlayabiliyordu. Ta o zamandan beri de, asırlar, ışık asırları boyunca, amaçsız, başıboş, güneşlerden güneşlere gitmişti. Ağır ağır gelişerek, gücüyle becerilerini yavaş yavaş arttırarak, güneşlerden güneşlere gitmişti. Bir zamanlar doğumunda yanında bulunup da kendisiyle meşgul olanlara tekrar kavuşmanın hasretiyle yanarak, sonsuz bir düş peşinde güneşlerden güneşlere gitmişti. Gerçi bu düş zamanla gücünü yitirip zayıf düşmüştü ama o bu düşü izlemekten hiçbir zaman tam anlamıyla vazgeçmemiş, ilk bakıcılarına, o çok çok sevdiklerine kavuşmak umudunu hiçbir zaman tam anlamıyla yitirmemişti.