Alvin ne bir şey görmüş, ne de bir şey sormuştu ama o anda ne karşı çıkmak, ne de tartışmakla vakit kaybetmeyip hemen ilerledi ve ancak hava kilidi arkalarından sürmelendiğinde arkadaşına dönüp biraz soluk soluğa sordu:
— Theon. Gelen neydi?
— Bilmiyorum. Tek bildiğim dehşet verici bir şey olduğuydu. İnsanın kanını donduran bir şey olduğuydu.
— Gitmeli miyiz? Buradan hemen gitmeli miyiz?
— Hayır. Önceleri çok korktum ama artık bize bir kötülük yapacağını sanmıyorum. Nasıl söylemeli… Bizi hâlâ gözetliyor ama şimdi sadece ilgilenmiş, daha doğrusu sadece ilgi duyuyor, sınırsız bir ilgi duyuyor gibi bir hali var.
Alvin sorularına devam etmek üzereyken, birdenbire daha önce hiç duymamış olduğu bir duygu duyup, bu duygunun pençesinde yavaş yavaş kendini kaybetmeye başladı. Sanki karmaşık bir alev dalgası her tarafına yayılıp, tüm vücudunu yavaş yavaş ateşe vermekteydi. Bu duygu sadece birkaç dakika sürdü ama sona erdiğinde o da artık eski Alvin Loronei değildi. Bir şey beynini paylaşmakta, bir dalganın bir başka dalgayı kısmen örtüp kaplaması gibi, dalga dalga üstüne bindirip yayılmakta, yükselmekte, yükselmekte, beynini istila etmekteydi. Hemen yanı başındaki Theon’un beyni de, bu güç her neyse onun tarafından tıpkı kendi beyni gibi dalga dalga kaplandığını, paylaşıldığını hissediyordu. Bu nahoş olmaktan ziyade garip duygu, Alvin’e gerçek telepati konusundaki ilk dersini de veriyor, ırkında artık başka bir şeye yaramayacak kadar soysuzlaşıp sadece makinelere kumanda etmekte kullanılan gerçek telepatinin ne olduğunu öğretiyordu.
Seranis bir zamanlar beynine egemen olmaya çalıştığında buna isyan etmişti ama şimdi bu saldırıya karşı mücadele etmiyordu. Mücadele faydasız olacaktı. Ayrıca bu zekâ her ne ise, bunun düşman bir zekâ olmadığını da biliyordu.
Bu nedenlerden ötürü, üstelik de beynini inceleyen zeka, kendisininkinden kıyas bile kabul etmez derecede üstün olduğu için, daha fazla karşı koymayıp kendini tamamen bıraktı. Bununla beraber karşılıklı zekâları hakkındaki düşüncesi tümüyle doğru değildi…
Vanamonde daha ilk andan itibaren bu iki beyinden birinin diğerinden daha dost, daha açık, daha kolay ulaşılır olduğunu anladı. Varlığı karşısında her iki beynin de sonsuz bir hayranlık duyduğunu ve bunun kendisini çok şaşırttığını da söyleyebilirdi. Yine bunun gibi, bu iki beynin her şeyi unutmuş olabileceklerine inanmak da güçtü. Ölümlülük gibi unutkanlık da Vanamondeye çok yabancı bir kavram olduğundan, güçten de öte, inanılmazdı.
Bu iki beyinle ilişki kurmak çok güçtü. Bu beyinlerdeki klişe düşünce görüntülerden bazıları artık tanımlayamayacağı kadar garip bir hal almıştı. İstilacıların bu beyinlere iyice yerleşmiş, durmadan nükseden korku örneği de onu düşündürmüş ve bu ona Kara Güneş’i ilk gördüğü zamanki kendi duygularını anımsattığı için, biraz da ürkütmüştü.
Ama onlar Kara Güneş hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı ve şimdi beyninde onların kendi soruları şekillenmeye başlıyordu.
— Siz kimsiniz?
Verebileceği tek yanıtı verdi:
— Ben Vanamonde’um
Bir duraklama oldu. Bu beyinlerin düşünceleri oluşmak için ne kadar, ne kadar da uzun bir yol izlemekteydiler. Sonra soru tekrarlandı. Anlamamışlardı. Hiçbir şey anlamamışlardı ve bu garip, çok garipti. Çünkü hem doğumunun anıları içinde yer alması, hem de ileride hatırlanması için ona adını muhakkak onlar gibi olanlar, mutlak ve muhakkak onlarla aynı soydan olanlar vermişlerdi. Gerçi, bu anılar hem çok azdı, hem de garip bir tarzda zamanın tek, belirli bir anında başlıyorlardı ama yine de net, son derece nettiler ve yanılmasına olanak yoktu.
İki beynin dar kapsamlı soruları uzun uzun çabalayıp uğraşarak, zorlukla, bir kere daha bilincine ulaştılar.
— Büyükler kimlerdi? Siz de onlardan birisi misiniz?
Bunu bilmiyordu. Onlar da bilmediğine güçlükle inanmakta, daha doğrusu inanamamaktaydılar ve duydukları acı, sonsuz hayal kırıklığı, beyinlerini beyninden ayıran uçurumun üzerinden atlayıp ona kadar ulaşıyordu. Ama sabırlıydılar ve Vanamonde da onlara yardım ettiğinden ötürü hoşnuttu. Çünkü hem araştırmalarının amacı aynıydı, hem de bunlar doğduğundan beri aradığı canlardı ve bu canların yanında ilk defa için dostluğu tatmaktaydı.
Alvin bu konuşma, bu sessiz konuşma gibi garip bir durumu yaşamakta olduğuna bir türlü inanamamaktaydı. Bunun yanı sıra Theon’un beyninin kendisininkinden çok daha güçlü olduğunu, kendisinin bir seyirciden başka bir şey olmadığını, daha öte bir rol oynamadığını kabullenmek, kendi kendine bile itiraf etmek de ona çok güç gelmekteydi. Bununla beraber bu sessiz konuşma karşısında, anlayış sınırlarını tümüyle aşan bu düşünce seli karşısında iyice sersemlemiş olduğundan, artık beklemekten, hayranlıkla beklemekten başka yapabileceği bir şey de yoktu.
Theon teması kesip arkadaşına döndü. Yüzü çabadan bembeyazdı. Sesi de çok yorgundu:
— Garip bir şey bu. Ne olduğunu katiyen anlamadığım bir şey.
Bu itiraf Alvin’in kendi kendisine karşı duyduğu saygıyı biraz olsun yerine getirdi. Bunu yüzü de açığa vurmuş olmalıydı ki Theon’un yüzü birdenbire gevşeyip, sıcak, dost bir gülümseyişle aydınlandı:
— Vanamonde’un ne olduğunu bir türlü anlayamıyorum. Vanamonde akıl almaz derecede bilgi sahibi bir yaratık ama zeka düzeyi çok düşük gibi görünüyor. Bittabi beyni ne yapsak anlayamayacağımız kadar değişik yapıda bir beyin de olabilir ama bu bana her nedense doğru açıklama gibi gelmiyor.
Alvin daha fazla sabredemeyip patladı:
— Neler öğrendin? Burası hakkında bir şeyler biliyor mu?
Aklı hâlâ çok uzaklarda, başka yerlerdeymiş gibi görünen Theon dalgın bir tavırla yanıtladı:
— Bu kent, bizimkiler de dahil, birçok ırk tarafından ortaklaşa inşa edilmiş. Bana bunun gibi bilgiler verebiliyor ama bu bilgilerin anlamını anlıyora benzemiyor. Geçmişi bildiğine inanıyorum. Bununla beraber, şimdiye kadar olmuş bitmiş herşey beyninde karman çorman olmuş gibi göründüğünden, geçmişi açıklamaya muktedir olduğunu sanmıyorum.
Derin düşüncelere daldıktan sonra yüzü yeniden aydınlandı:
— Önümüzde sadece tek bir yol var. Vanamonde’yi zorla veya güzellikle Yer Yuvarlağına götürüp filozoflarımıza incelettirmeliyiz.
— Bu tehlikeli olmaz mı?
Theon bir yandan arkadaşının sorusunun ne denli şahsiyetsiz, ne kadar genele özgü olduğunu düşünürken, bir yandan da yanıtladı.
— Olmaz. Çünkü Vanamonde hem sıcakkanlı, hem de dost canlısı. Gerçeği söylemek gerekirse, hatta bunlardan da öte bir şey. Sevgiye, şefkate bir çocuk, öksüz bir çocuk gibi susamış ve ölesiye sevgi, ölesiye şefkat dolu. Bize de kalpten bağlı.
Theon birdenbire tüm bu süre boyunca Alvin’in bilincinin sınırları üzerinde uçup uçup durmaktan başka bir şey yapmamış olduğunu, çok açık, çok kesin bir şekilde anladı. Kriftle öbür hayvanları, Seranis’in canını sıkmak için bile bile böyle yapıyorlarmış gibi, ortalığı durmadan karıştırıp, didik didik edip, durmadan kaçan öbür hayvanları, «Anne, söz veriyorum, bir daha böyle bir şey olmayacak» deyişini hatırladı. Bunun yanı sıra — bu şimdi o kadar, o kadar uzun zaman önce olup bitmiş gibi gelmekteydi ki — Shalmirane’a gidişlerinin ardında yatan asıl amacı, Zoolojik amacı anımsadı.