Выбрать главу

Üç gün boyunca bu şekilde, tüm gün güney ve doğuya yürüyerek ve at binerek, ancak alacakaranlık çöktüğünde durarak yolculuk ettiler. Elyas şehir insanlarının telaşını küçük görür gibiydi, ama gidilecek bir yer varken zaman harcamak istemiyordu.

Üç kurdu nadiren görüyorlardı. Her gece bir süre için ateşin yanına geliyorlar, gündüz zaman zaman kendilerini şöyle bir gösteriyorlar, en beklenmedik anda yakınlarında beliriyor, sonra aynı şekilde yok oluyorlardı. Ama Perrin onların orada bir yerde olduklarını, nerede ol– duklarını biliyordu. Ne zaman ilerideki yolda keşif yaptıklarını, ne zaman arkadaki yolu izlediklerini biliyordu. Sürünün her zamanki av arazisini ne zaman terk ettiğini, Benek’in sürüyü kendisini beklemek üzere geri yolladığını biliyordu. Bazen kalan üç kurt zihninde silikleşiyordu, ama fazla zaman geçmeden ve daha onları görecek kadar yaklaşmadan döndüklerini anlıyordu. Ağaçlar seyrelip, geniş, ölü otlarla kaplı açıklıklarla bölünmüş dağınık bir koruluğa dönüştüğü zaman bile, kurtlar görülmek istemiyorlarsa hayaletlere dönüşebiliyorlardı, ama Perrin yine de herhangi birini, istediği zaman işaret edebilirdi. Nereden bildiğini bilmiyordu ve kendini bunun yalnızca hayal gücünün oyunu olduğuna ikna etmeye çalıştı, ama işe yaramadı. Tıpkı Elyas’ın bildiği gibi, o da biliyordu.

Kurtları düşünmemeye çalıştı, ama yine de düşüncelerine girmeye devam ediyorlardı. Elyas ve kurtlarla karşılaştığından beri rüyalarında Ba’alzamon’u görmemişti. Rüyaları, uyandığında hatırladığı kadarıyla, gündelik şeyler hakkındaydı, evdeyken gördükleri gibi… Baerlon’dan önce… Kış Gecesi’nden önce. Normal rüyalar –bir eklemeyle. Hatırladığı her rüyada, Luhhan Usta’nın demirhanesinde, yüzündeki teri silmek için doğrulduğu ya da köy kızları ile Çayırda dans etmekten döndüğü, şöminenin önünde kitabından başını kaldırdığı bir an vardı ve içeride de olsa dışarıda da, yakında hep bir kurt oluyordu. Kurdun sırtı hep ona dönük oluyordu ve Perrin daima kurdun sarı gözlerinin nöbet tuttuğunu, gelecek olan herhangi bir şeye karşı onu koruduğunu biliyordu –rüyalarda bu, Alsbet Luhhan’ın yemek masasında bile olsa, normal geliyordu. Ama uyandığı zaman rüyaları garipsiyordu.

Üç gün yolculuk ettiler. Benek, Çekirge ve Rüzgar onlara tavşanlar ve sincaplar getirdi, Elyas, Perrin’in ancak birkaç tanesini tanıdığı, yenebilir bitkiler gösterdi. Bir kez Bela’nın ayaklarının hemen altından bir tavşan fırladı; Perrin daha sapanına taş koyamadan Elyas uzun bıçağı ile, yirmi adım ötede onu şişledi. Bir başka zaman Elyas uçan şişman bir sülünü ok ve yayıyla indirdi. Yalnız oldukları zamana göre çok iyi yemek yiyorlardı, ama Perrin farklı arkadaşlar uğruna kıt yiyeceğe razı olacağını düşünüyordu. Egwene’in nasıl hissettiğinden emin değildi, ama kurtlar olmasa, aç yürümeye bile razı olurdu. Üç gün olmuştu ve akşam gelmişti.

İleride, daha önce gördüklerinden daha büyük, yaklaşık bir buçuk kilometre genişliğinde bir ağaçlık uzanıyordu. Güneş, gökyüzünün batısında alçalmış, sağlarına doğru eğik gölgeler düşürüyordu ve rüzgar yükseliyordu. Perrin, kurtların arkadan takip etmeyi bırakıp, telaş etmeden öne geçtiklerini hissetti. Tehlikeli herhangi bir şey görmemişler, kokusunu almamışlardı. Bela’ya binme sırası Egwene’deydi. Gece için kamp yeri arama zamanı gelmişti ve geniş ağaçlık konaklamak için iyi bir yerdi.

Ağaçlara yaklaştıklarında üç mastif[2] saklandıkları yerden fırladı. Geniş burunlu köpekler, kurtlar kadar uzun boylu ve daha yapılıydılar. Dişlerini yüksek, gökgürültüsü gibi hırlamalar ile çıkarmışlardı. Açıklığa çıkar çıkmaz durdular, ama üç insan ile aralarında otuz adımdan fazla yoktu ve kara gözleri ölüm ışığı ile yanıyordu.

Kurtlar yüzünden zaten sinirleri bozuk olan Bela kişnedi ve neredeyse Egwene’i eyerden düşürüyordu, ama Perrin sapanını kaldırmış, başının üzerinde çevirmeye başlamıştı bile. Köpekler üzerinde balta kullanmaya gerek yoktu. Kaburgalarına isabet ettireceği bir taş en kötü köpeği kaçırmaya yeterdi.

Elyas gözlerini gergin bacaklı köpeklerden ayırmadan elini salladı. “Şşşt! Şimdi bunun sırası değil!”

Perrin şaşkın şaşkın kaşlarını çatarak ona baktı, ama sapanını yavaşlattı ve indirdi. Egwene Bela’yı kontrol altına almayı başardı; kız ve kısrak köpekleri ihtiyatla izlemeye başladılar.

Mastiflerin tüyleri dikilmişti. Kulaklarını yatırmışlar, gökgürültüsü gibi hırlıyorlardı. Elyas aniden bir parmağını omzu hizasında kaldırdı ve uzun, tiz bir ıslık çalmaya başladı. Islık yükseldi, yükseldi, ama bitmedi. Hırlamalar durdu. Köpekler sızlanarak, gitmek istiyorlarmış, ama burada tutuluyorlarmış gibi geriledi. Gözleri Elyas’ın parmağına dikilmişti.

Elyas elini yavaş yavaş indirdi ve ıslığı da alçaldı. Köpekler elini takip ederek, dilleri dışarıda, yere uzandılar. Üç kuyruk da sallanıyordu.

“Gördün mü,” dedi Elyas, köpeklerin yanına giderek. “Silaha gerek yok.” Mastifler adamın ellerini yaladılar, Elyas onların geniş kafalarını okşadı, kulaklarını kaşıdı. “Olduklarından daha sert görünüyorlar. Bizi korkutup kaçırmak istediler ve biz ağaçlığa girmeye çalışmadığımız sürece ısırmazlardı. Her neyse, artık bu konuda endişelenmemize gerek yok. Karanlık iyice çökmeden bir sonraki ağaçlığa ulaşabiliriz.”

Perrin ağzı bir karış açık halde izlemekte olan Egwene’e baktı. O da kendi ağzını, dişleri tıkırdayarak kapattı.

Elyas köpekleri okşamaya devam ederek ağaçlığı inceledi. “Orada Tuatha’anlar olmalı. Gezginler.” İki genç ona boş boş bakınca ekledi, “Tenekeciler.”

“Tenekeciler mi?” diye bağırdı Perrin. “Tenekecileri görmeyi hep istemişimdir. Bazen Taren Salı’nın karşısında, ırmağın öte yanında kamp kurarlar, ama bildiğim kadarıyla İki Nehir’e girmezler. Neden, bilmiyorum.”

Egwene katılaştı. “Muhtemelen Taren Salı halkının da Tenekeciler kadar iyi hırsızlar olmaları yüzündedir. Kuşkusuz birbirlerini don gömlek soyuyorlardır. Elyas Efendi, eğer gerçekten yakında Tenekeciler varsa, yola devam etmemiz gerekmez mi? Bela’nın çalınmasını istemeyiz ve… eh, başka bir şeyimiz yok, ama Tenekecilerin her şeyi çaldığını herkes bilir.”

“Bebekler de dahil mi?” diye sordu sordu Elyas kuru kuru. “Çocuk kaçırma falan?” Yere tükürdü ve Egwene kızardı. Bu bebek çalma hikayeleri bazen anlatılırdı, ama çoğunlukla Cenn Buie ya da Coplinler ve Congarlardan biri tarafından. Diğer hikayeleri herkes bilirdi. “Tenekeciler bazen beni hasta ediyorlar, ama başka insanlardan daha fazla çalmazlar. Hattâ bildiğim bazılarından biraz daha az.”

“Kısa süre sonra hava kararacak, Elyas,” dedi Perrin. “Bir yerde kamp kurmalıyız. Bizi kabul ederlerse, neden onların yanına gitmeyelim?” Luhhan Hanım’ın, yenisinden iyi olduğunu iddia ettiği, Tenekecilerin onardığı bir tenceresi vardı. Luhhan Efendi karısının Tenekeci işçiliğini övmesinden çok memnun değildi, ama Perrin nasıl yapıldığını görmek istiyordu. Ama Elyas’ta anlamadığı bir gönülsüzlük vardı. “Gitmememiz için bir sebep mi var?”

Elyas başını iki yana salladı, ama omuzlarının duruşuna, ağzındaki gerginliğe bakılırsa hâlâ gönülsüzdü. “Gitsek de olur. Ama söyledikleri şeylere dikkat etmeyin. Bir sürü aptallık. Çoğu zaman Gezginler gelişigüzel işler yapar, ama resmiyete önem verdikleri zamanlar da vardır, bu yüzden ben ne yaparsam onu yapın. Ve sırlarınızı saklayın. Dünyaya her şeyi anlatmaya gerek yok.”

вернуться

Kayısı rengi veya kahverengi kalın kürklü iri, yırtıcı bir köpek cinsi.