Mat bir dakika sonra yukarıda belirdi. Tavanarası penceresinden dükkanın kiremit çatısına tırmanıyordu. Sapanı elindeydi ve dönüyordu. Rand’ın gözleri arabaya gitti. Neredeyse aynı anda keskin bir çatırtı duyuldu ve fıçıları yerinde tutan kama, Beyazcübbeler tam arabanın önüne geldiğinde kırıldı. Fıçılar boş bir gümbürtü ile arabadan aşağı yuvarlanır, her yöne çamur ve çamurlu sular sıçratırken insanlar yoldan kaçıştı. Üç Çocuk da herkes kadar çabuk sıçradı, ama üstün bakışlarının yerini şaşkınlık almıştı. Yoldan geçenlerin bazıları düştü ve daha fazla çamur sıçrattı, ama üçü çevik hareketlerle fıçılardan kaçındılar. Ama beyaz pelerinlerini lekeleyen çamurlardan kaçamadılar.
Uzun önlüklü, sakallı bir adam, kollarını sallayıp, öfkeyle bağırarak bir yan sokaktan fırladı, ama pelerinlerindeki çamuru silkelemeye çalışan üç adama bir bakış fırlattı ve geldiğinden daha hızlı, yan sokağa daldı. Rand dükkanın çatısına baktı; Mat yok olmuştu. Herhangi bir İki Nehir çocuğu için kolay bir atıştı, ama etkisi kesinlikle beklediği gibiydi. Kendini gülmekten alamıyordu; olayın gülünçlüğü yüne sarılmış gibiydi, ama yine de gülünçtü. Yine sokağa döndüğünde Beyazcübbeler doğrudan ona bakıyordu.
“Komik bir şey gördün, öyle mi?” Konuşan diğer ikisinin biraz önünde duruyordu. Gözlerini kırpmadan, kibirle bakıyordu. Gözlerinde, çok önemli bir şey, başka kimsenin bilmediği bir şey biliyormuş gibi bir ışık vardı.
Rand’ın kahkahası kesildi. O ve Çocuklar çamur ve fıçıların arasında yalnızdı. Çevrelerindeki kalabalık bir yerde yapacak acil işler bulmuştu.
“Dilini Işık korkusu mu bağladı?” Öfke Beyazcübbe’nin dar yüzünün daha da ince görünmesine sebep oluyordu. Önemsemezce Rand’ın pelerininden çıkan kılıç kabzasına baktı. “Belki de bundan sen sorumlusundur, öyle mi?” Diğerlerinin aksine, pelerinindeki güneşin altında altın bir düğüm vardı.
Rand, kılıcı örtmek için hareketlendi, ama bunun yerine pelerini omzunun üzerinden arkaya attı. Kafasının arkasında ne yaptığını merak eden çılgına dönmüş bir yer vardı, ama bu çok uzak bir düşünceydi. “Kazalar olabilir,” dedi. “Işığın Evlatları’nın başına bile gelebilir.”
İnce ve uzun yüzlü adam bir kaşını kaldırdı. “O kadar mı tehlikelisin, ufaklık?” Rand’dan çok büyük değildi aslında.
“Balıkçıl damgası, Lord Bornhald,” dedi diğerlerinden biri uyarırcasına.
Dar yüzlü adam Rand’ın kılıcının kabzasına yine baktı –bronz balıkçıl açıkça görülüyordu– ve gözleri bir anlığına irileşti. Sonra bakışları Rand’ın yüzüne kaydı ve önemsemezce burnunu çekti. “Çok genç. Buralı değilsin, öyle mi?” dedi soğuk soğuk Rand’a. “Nereden geliyorsun?”
“Baerlon’a yeni geldim.” Rand’ın kollarına ve bacaklarına ürpertili bir heyecan yayılıyordu. Kızardığını, ısındığını hissetti. “İyi bir han biliyor olamazsınız, değil mi?”
“Sorularımdan kaçınıyorsun,” diye terslendi Bornhald. “İçindeki nasıl bir kötülüktür ki, bana yanıt vermiyorsun?” Arkadaşları sert ve ifadesiz yüzlerle iki yanına yaklaştı. Pelerinlerindeki çamur lekelerine rağmen şimdi üstlerinde tuhaf bir hal vardı.
Rand’ın içini bir ürperti doldurdu; sıcaklık, ateşi varmışcasına artıyordu. Kahkaha atmak istedi, kendini o kadar iyi hissediyordu. Kafasının içinde küçük bir ses bir şeyin yanlış olduğunu söylüyordu, ama Rand’ın düşünebildiği tek şey ne kadar enerji dolu hissettiği, enerjiyle neredeyse patlayacağı idi. Gülümseyerek topuklarının üzerinde sallandı ve olacakları bekledi. Uzaktan uzağa, belirsizce bunun ne olacağını merak etti.
Önderin yüzü karardı. Diğerlerinden biri kılıcını iki santim çelik görünmesine yetecek kadar çekti ve öfkeyle titreyen bir sesle konuştu. “Işığın Evlatları soru sorduğu zaman, seni gri gözlü hödük, yanıt bekleriz, aksi halde…” Dar yüzlü adam kolunu göğsüne uzatınca sustu. Bornhald başını sokağa çevirdi.
Kasaba Nöbetçileri gelmişti. Yuvarlak, çelik şapka ve çivili deri zırh giymiş, ellerindeki değnekleri[1] nasıl kullanıldığını bilircesine taşıyan bir düzine adam. On adım uzakta durmuş, izliyorlardı.
“Bu kasaba Işık’ı kaybetmiş,” diye hırladı kılıcını yarı çekmiş adanı. Sesini yükselterek Nöbetçilere bağırdı. “Baerlon, Karanlık Varlık’ın Gölgesi’nde duruyor!” Bornhald’in bir hareketi ile kılıcını kınına soktu.
Bornhald, dikkatini Rand’a çevirdi. Gözlerinin içinde bilmişlik yanıyordu. “Karanlıkdostları bizden kurtulamaz, ufaklık, Gölge’de duran bir kasabada bile. Yine karşılaşacağız. Bundan emin olabilirsin!”
Topuklarının üzerinde döndü ve iki arkadaşı, sanki Rand hiç var olmamışcasına peşinde yürüp gitti. Sokağın kalabalık kısmına ulaştıklarında, aynı tesadüfi boşluk çevrelerinde açıldı. Nöbetçiler Rand’ı süzerek tereddüt etti, sonra değneklerini omuzladılar ve üç Beyazcübbeli’yi takıp ettiler. Ama onların kalabalığı ittirip kaktırmaları, “Nöbetçilere yol açın!” diye bağırmaları gerekiyordu. Pek az insan, istemeye istemeye de olsa, yol açmaya zahmet etti.
Rand hâlâ bekleyerek topuklarının üzerinde sallanıyordu. Ürperti o kadar güçlüydü ki, neredeyse titriyordu; yanıp tükeniyormuş gibi hissediyordu.
Mat ona bakarak dükkandan çıktı. “Sen hasta değilsin,” dedi sonunda. “Delisin!”
Rand derin bir nefes aldı ve içindeki ürperti aniden, iğne batırılmış kabarcık gibi yok oldu. Sendeledi, kavrayış içini doldurdu. Dudaklarını yalayarak Mat’in bakışlarına karşılık verdi. “Sanırım artık hana dönsek iyi olacak,” dedi sesi titreyerek.
“Evet,” dedi Mat. “Evet. Sanırım dönsek iyi olacak.”
Sokak yine dolmaya başlamıştı ve birkaç kişi geçerken iki delikanlıya bakıp arkadaşlarına birşeyler mırıldandı. Rand hikayenin yayılacağını biliyordu. Deli bir adam üç Işığın Çocuğu’na karşı kavga başlatmaya çalışmıştı. Bu konuşmaya değer bir şeydi. Belki rüyalar beni delirtiyordur.
İkisi sokaklarda defalarca yollarını kaybettiler, ama bir süre sonra tek başına kalabalığın içinde görkemli bir alay oluşturan Thom Merrilin’e rastladılar. Âşık, bacaklarını biraz uzatmak, biraz temiz hava almak istediğini söylüyordu, ama herhangi biri pelerinine bakmak için ikinci kez dönünce yankılı bir sesle, “Yalnızca bu gece, Geyik ve Aslan’dayım,” diye bildiriyordu.
Thom’a kesik kesik, rüyalarını, Moiraine’e anlatıp anlatmamak konusunda kararsız kaldıklarını anlatmaya başlayan Mat oldu, ama Rand da katıldı, çünkü rüyalarını biraz farklı hatırlıyorlardı. Ya da belki her rüya diğerlerinden biraz farklıdır, diye düşündü. Ama rüyaların büyük kısmı aynıydı.
Thom onlara ilgi göstermeye başlayana kadar epey anlatmışlardı. Rand, Baalzamon’dan bahsettiği zaman Âşık dillerini tutmalarını emrederek ikisini birer omzundan yakaladı, kalabalığa bakmak için ayak uçlarında yükseldi, sonra birkaç kasa ve soğukta büzülmüş, kemikleri çıkmış bir köpek dışında boş olan bir çıkmaz sokağa sürükledi.
Thom dinlemek için duran var mı diye kalabalığa baktı, sonra dikkatini Rand ile Mat’e çevirdi. Mavi gözleri, çıkmaz sokağın ağzına bakmak için döndüğü zamanlar haricinde delikanlıların gözlerine dikiliyordu. “Bir daha o ismi yabancıların duyabileceği bir yerde asla ağzınıza almayın.” Sesi alçak, ama ısrarlıydı. “Bir yabancının duyma ihtimalinin olduğu bir yerde bile. Bu çok tehlikeli bir isim, hattâ sokaklarında İşığın Evlatları dolaşmayan yerlerde bile.”
Mat homurdandı. “Ben sana Işığın Evlatları’nı anlatabilirim,” dedi, Rand’a yan yan bakarak.
Değnek: (İng.) quarterstaff. Silah olarak kullanılan, yaklaşık 1.5 metre boyunda, genellikle uçları metal perçinlerle güçlendirilmiş, iki ila üç parmak kalınlığında sopa.